Ya hep ya hiç

Yıllar önce şöyle bir şeyler kaleme almıştım.. aşağıya aktarayım:

Yol Ayrımı Ya sevinç neşe Ya keder peşe Ya işçi işe Ya düzen düşe Öğrenci dövüie Kardeşin söğüşe Ya bırak boğuşa Ya hepsi koğuşa Kalleş savuşa Erler savaşa Ya kuzgun leşe Ya devlet başa
Durun, hemen üzerime çullanmağa kalkışmayın. Bunların yazıldığı yıllarda, hem ben ağzı süt kokan bir tıfıl sayılırdım, hem de şerâit böyle şeyleri yazmağı haklı gösteriyordu. Gösteriyordu dedim, çünkü o yıllarda herşey daha bir berrak idi --herşey ya siyahtı, ya da beyazdı... ya aydınlıktı ya karanlık... O yılların mı, yoksa o yaşların etkisi midir; hiç bilemeyeceğim, çünkü bir test ortamı oluşturmam mümkün değil: Ne ben o yaşlara dönüp başka bir ortamda yaşamak deneyi yapabilirim, ne de o yıllardaki Türkiye'yi başka bir ortama taşıyabilirim.. Yok öyle bir şansım artık. Geçene mazi, yenene kuzu, koşana tazı, azana da cazı [*] diyorlar... Geçmiş olsun. Hepimize geçmiş olsun. Ama, bu benim yukarıdaki dörtlüklere bir tür buruk bir tebessümle bakmama da engel olmuyor tabii.. Cocukluğum.. cocuksuluğum aklıma geliyor. Hem bir anlamda kendime bile mahçup oluyorum, hem de özlüyorum öyle olabilmeği.. Herşeyde ya hep ya hiç aramak... Ya bizdensin, ya değilsin... ya sevinç neşe, ya keder peşe... ya sev, ya terket... Bütün bunlar bugün yok mu, var tabii. Bazan fazlasıyla var. Siyasette de var, kişisel ilişkilerimizde de.. Ama, bir çok açıdan bakınca, çok şükür ki, ben o dönemleri savmışım diyorum. Ve, şimdi sıra başkalarında. Onların sırası şimdi; siyahı kuzgunî siyah, beyazı karbeyazı, kırmızıyı kıpkızıl, yeşili de cart yeşil görmek ve aradaki tonları önemsiz saymak.. Bangır bangır değilse, müziği müzikten saymamak; âhengi ritm sanmak, hormonal dozaşımını da duygu.. Bütün bu bilgece lafları (öyle umuyorum) söyledikten sonra, hiç yanlış yapmıyorum sanmanızı da istemem doğrusu.. Her ne kadar, bazı yazdıklarımda (nispeten az olduğunu umduğum) salaklıklarım varsa da, şu sözün telif hakkı hem sanal hem de gerçek hayatta bana aittir:
Beni böyle salak görmeyin; benim, sizin göremediğiniz, daha nice salaklıklarım vardır.
Başka çok şeyi değil belki, ama, bu lâkırdıyı düsünerek eylemişimdir.. Walla. :) Şimdilerde ya hep ya hiç aramıyorum... Ya bizdensin, ya değilsin.. ya sev, ya terket... ya sevinç neşe, ya keder peşe filan da demiyorum eskisi kadar. Bunu dediğim zaman, muhatâbımı 'peki o zaman, madem öyle, hadi, bana eyvallah' demeğe de zorluyor olduğumu bazan görebiliyorum. Böyle yaparsam, azalacağım(ız)dan korkuyorum. Çünkü, gidenler her zaman kötü ya da az, kalanlar da iyi ve çok olmuyor. Gün geliyor, gidenler de lazım oluyor. Öte yandan, halâ daha yanlış yaptığım, daha doğrusu, doğrusunun ne olduğunu bilmediğim bir şey var: Bu tür bir tercihe ben zorlandığım zaman, ben, bir refleks olarak, 'peki o zaman, madem öyle, hadi, bana eyvallah' diyebiliyorum. Bunu böyle yapmanın doğru olmayabileceğini de biliyorum, ama, her zaman (çoğu zaman?) aklım önde gitmiyor olabiliyor ve kolayca 'nerde trak orda brak' oluvererebiliyor. Acaba diyorum, ben de bir tür Medine Mutabakatı (Sözleşmesi?) mi teklif etsem? Hani, millet beni böyle keskin tercihlerle yüzyüze bırakmasa, ben de hayır demek, bırakıp gitmek zorunda kalmasam. Pek yütüyeceğe benzemiyor, ama sanki denemeğe de değer gibi... Yoksa, bu yaşlarda, sıra bu tür bir yanlışa mı gelir? Lügât, bir isim ver, bana hâlimden; herkesin bildiği dilden bir isim... :) ---- [*]: Kelimenin yaygın bilinen hali 'cadı'dır. Zannedersem Arapça kökenlidir. Ve, Arapçadaki 'dh' sesiyle okunuyor olmalıdır. Bu ses Türkçede bazan 'z' bazan da 'd' sesi olarak temsil edilir. Mesela 'kazasker'ın aslında 'kadı' ve 'asker' kelimelerinden oluşmuş olmasına rağmen 'kadı' bu kelimede 'kaz' olmuş. Başka örnekleri de vardır.