Tam gidiyorum derken..

Hep bana mı olur, yoksa bir şekilde farkına vardım da o yüzden mi bu tür şeyler olduğunda bir pattern görür gibi oluyorum, bilmem.. Ama, ne zaman iki arada bir deredeysem, ne zaman alınmış bir kararı icrâ etmeğe koşulsam, bambaşka, hiç beklenmedik bir şeyler çıkar... Yok yok, kötü şeylerden bahsetmiyorum. İyi şeyler... fakat, feleğin çok sakat bir espri anlayışı olduğuna işâret eden iyi şeyler.. Feleğin bu oyunlarının ilk defa ne zaman farkına vardığımı aşağı yukarı hatırlıyorum. Kaaaç yıl önceydi. Bir sınava yetişmek için hızlı hızlı yürüyordum --koşar adımlarla.. Önemli bir sınavdı... Aslında, bu bir defa olmadığı için, genelleyebilirim. Olan şudur: Hoop.. önünüze birisi çıkar.. güzeller güzeli, çıtı-pıtı kafadengi bir dilber.. O güne kadar belki görmüşsünüzdür, belki de ilk defa karşılaşıyorsunuzdur. Görmüşseniz bile o sizi görmemiştir; burnunun dibine sokulmuş olsanız bile... Size bir şeyler sorar, ya da söyler.. Hani, sizin de vaktiniz olsa, ondan sonrasının da geleceğine neredeyse eminsinizdir.. Ama, o lânet olası yetişmeniz gereken sınav yok mu?! Gitmeyip kalacak olsanız bir yere varacağı da kesin değildir; ama, kalmanız zaten mümkün değil.. onca zaman hazırlanmışsınız.. Aceleniz vardır.. Bu, zaten, tek başına, ortalığı tedirgin etmeğe yeter.. Ardından, bir de, 'bir kaç saat bekle ben doneceğim' de diyemezsiniz ki.. deseniz de bir işe yaramaz ki.. Apar topar ayrılırsınız.. belki bir daha hiç karşılaşmazsınız, belki de karşılaşırsınız ama olan olmuş, yanlış anlaşıldığınız için de hiç bir şey olmayacak hale gelmiştir.. Bu sırf sınavlar ya da işgörüşmeleri filan gibi gidip dönmeli şeylerde yaşanmaz, gidip dönmeyeceğiniz şeylerde de olur.. Ne bileyim, bir şehirden bir başka şehire, bir ülkeden bir başka ülkeye taşınırken filan.. Herşey hazırdır.. eşyalar nakliyeciye verilmiş, bavullarla beraber yola çıkmışsınızdır.. Ve.. yine aynı şey.. Uçağa giderken, yolda, trende ya da otobüste karşılaşmıssınızdır.. sohbet etmek, frekanslarınızın tutup tutmadığını anlamak için vaktiniz olmuştur.. Bir ömürdür beklediğiniz kişi karşınızdadır.. Fakat, o sizinle gelemez, siz de onunla kalamaz haldesiniz.. Herşey daha önceden plânlanmış, ve vazgeçmek de pratik olarak imkansızdır.. İkiniz de üzgün, ikiniz de buruk.. Bu bana o kadar sık oldu ki, bir iki defa da, hiç sebepsiz yere bu oyunu prova edeyim dedim.. hani, sanki bir yere yetişmek istiyormuşum, bir yerlere gidiyormuşum gibi tatbikat (uygulama) yapmak.. bakalım aynı şey olacak mı diye.. Olmadı. Hiç bir şey olmadı !. Her ne hal ise, durumun otantik olup olmadığı anlaşılıyor demek ki.. Taklide kanan yok yani.. Bir tek defa, gideceğim yere gitmekten vazgeçtim ve kaldım. Bu bir deneme değildi, doğal olarak öyle gelişti.. ve, evet, tam da şüphelendiğim gibi çıktı.. çok güzeldi yani.. ama, gitmeği ertelediğim yere gitmek de istiyordum hala daha.. ve, o gelemedi. ve, ben tekrar yolcu... 'twas nice while lasted durumları yani.. Ben, bunun adını 'yolculuk tuzağı' koydum sonunda; ve artık feleğin bu adi espri anlayışına kızmıyorum. Kızsam da uslanmıyor çünkü. Tek anlamlı çözüm, sınavlara, randevulara aceleyle gitmemek, ya da kalıcı şekilde mekân değiştirmek veya taşınmak sözkonusu ise, bunu feleğe de çaktırmamağa çalışmak.. Evet, zor oluyor, ama, giderek daha bir ustalaşıyorum. Meselâ, bir iki sene önceki taşınmamda pek farketmedi sanki.. En son gidişimi ruhu bile duymayacak gibi görünüyor. Felek, muzip ama o kadar da uyanık değil yani. Göreceğiz :)

İzmir...

Çok uzun zamandır İzmir hakkında kısa da olsa bir şeyler yazmak istiyordum.

Yok, 'Denizi kız kokar / Kızı deniz kokar' muhabbeti değil.. Körfezin ne koktuğunu bilenlerce artık bu bir methiye sayılmıyor zaten..

Başka bir iki şey yazmak istiyordum. Fakat, bir türlü sıram da gelmemişti. Ta ki, Taha Kıvanç, durduk yerde 'Haydi İzmir'im...' diye bir şeyler yazıncaya kadar..

Şöyle bir giriş yapmış:

Bu defa mâkus talihini kıracağa benziyor İzmir...

İzmirli olup da başka kentlerde yaşayanlar bilirler: İzmir'e her uğrayış bir ezikliğe yol açar: Bir deniz kentinin çimentoya yenilmişliğinin ezikliği... İmparatorluğun en işlek ve kozmopolit kenti iken taşralaşmışlığın ezikliği... İstanbul ve Ankara'yla mukayese edildiğinde ihmal edilmişliğin ezikliği...

Hoş tabii.. yani, bu satırları okuyunca, eminim yedi göbekten İzmirli olanların içini belli bir burukluk, bir daüssıla, bir nostalji filan kaplıyordur.

Ama, benim baktığım yerden öyle görünmüyor. İzmirli de olmadığımdan, iltimas geçmek için kendimi hiç zorlamak ihtiyacı da duymadım.

Yakın geçmişte İzmir'e hayli sık denecek kadar çok yolum düştü. Kısa sayılacak sürelerle de olsa (hafta cinsinden), İzmir'de yaşadım da diyebilirim.

Şunu söyleyebilirim galiba. Emekli olup, elini eteğini herşeyden çekip gidilecek bir yer varsa, o da İzmir'dir bence. Antalya filan değil, İzmir.

Sebebi de, hayat İzmir'de mevsimsel dalgalanmalardan pek de etkilenmiyor. Fiyatlar, İstanbul'a nazaran, çok daha ucuz ve İzmirlilerin sonsuz saydığı mesafeler de, İstanbul'a kıyasla, yürüme mesafesi sayılır..

Herşey, benim baktığım yerden herşey, ekâbirâne düzenlenmiş..

Sırf bir avuç zengin gidip gelsin diye, kaç senedir, çok olsa yazları ve sadece sabah-akşam belli bir trafik gören Çeşme otobanı bunun için iyi bir örnektir bana kalsa..

Ama, dahası var.. İzmir'in içindeki o katlı yollar.. onca paraya mal olmuş fakat beş paralık fayda getirmeyen onca yol.. çevre yolları..

Bütün bunlar kimin için?

Walla, dikkatli bakarsanız, sadece ve sadece bir avuç sahil sâkini için..

Yoksa, İzmir'in arka plânında halâ daha en temel hizmetlerin dahi gitmediği, kimsenin de götürmek için tek kelimelik lakırdı dahi etmediği çoook geniş bir hinterland var..

İzmir ahalisinin bakıp da tiksindiği, yok saydığı..

Bir de.. bir de kindâr ırkçılık..

Evet, bundan başka bir isim ben bulamıyorum buna.. Sağda solda, PKK ile mücadelede vurulmuş askerlerinin adlarının verildiği üst geçitler, şunlar bunlar..

Sanki tek şehit veren 'büyük şehir' İzmir'miş gibi..

Fakat, o değil.. İzmir'de kiminle konuştuysam, yeteri kadar bizbize olunduğunda, lâfın özünde hep bu çıkıyor ortaya.. ırkçılık..

Zengin fâkir ayrımı da var tabii, yani sınıfsal bir yanı da, fakat bunun tezâhürü hep ırkçılık..

İstanbul'da bu yoktur. Ne ırkçılık vardır --dikkate alacak kadar-- ne de İzmir'de olduğu üzere, fakirleri kendi gettolarına hapsedip unutmak..

İstanbul'da fakir ve zengin semtleri yanyanadır (Ataköy ve Şirinevler, Yenibosna vb gibi) ve zamanla geçişler de olur. Arada o denli duvarlar yoktur.

Taha Kıvanç, yazısını şöyle bitiriyor: "İzmir ve İzmirli kendine geliyor; sevindim buna..."...

Taha bey sevinmiş olabilir, ama, gerçekten sevinecek bir şeyler var mı? Kendine gelen İzmir acaba daha az ırkçı mı olacak, ya da oluyor?

Ben hiç sanmıyorum.

İzmir, bence, bir 'büyük şehir' değil, bir büyük akraba köyü..

Papa; sübyancılık ve bir-iki soru..

Merak ediyorum; olmadık şeyler sizi de huylandırır mı?

Öyle 'olmadık' şeylerden bahsetmiyorum; hani vardır ya, olması gerekir, mevcut olmasını beklersiniz ama yoktur..

Mesela, İzmir'e giderken, yolun bir yerlerinde, yol aniden öyle bakımlı ve öyle de geniştir ki, adeta havaalanı gibidir; ama ortalıkta uçak da yoktur uçuş kulesi de.. Aklınıza takılır, sorar öğrenirsiniz. [Bunun cevabını biliyorum. Ne siz yazın, ne de bana sorun lütfen.] Orada, uçak --bu anlamda-- 'olmadık' şeydir..

Benzer bir şey de, Papa'nın gelişi ile ilgili tartışmalarda aklıma takıldı.

Aklıma takılan şey de basit.. Şundan bahsediyorum:

Son zamanlarda, yaklaşık on yıldan beri, (Papa'nın başı olduğu) Katolik Kilisesinin başı çocuk taciz ve tecavüzleriyle (sübyancılıkla) dertte. İddiaların dikkate değer sayılarda ve seslice dile getirilişi önce ABD'de başladı. Ardında da başka bir çok memlekette benzer iddialar dile getirilir oldu.

Bunların başlıcası da, Brezilya --dünyada en çok Katoliğin olduğu ülke...

Brezilya'nın, en çok Katoliğe sahip olmak dışında, bir başka rekoru daha var galiba ve malesef: Belki de Hindistan'da da daha çok sayıda sahipsiz sokak çocuğu var Brezilya'da...

Yoğun Katolik nüfus demek, aynı zamanda, çok sayıda Katolik din adamı da demek. Bunu, oradaki çok sayıdaki sahipsiz sokak çocuğu ile yanyana koyarsanız, sübyancılık iddialarının ayyuka çıkması çok da şaşırtıcı olmaz.

Katolik Kilisesinin, sübyancılık iddiaları karşısında ne yaptığını soracak olursanız, çok pratik bir çözüm uyguladıklarını söyleyebiliriz: İtham edilen papazı (ya da her ne mevkide iseler) apar topar başka bir bölgeye tayin etmek, ve nereye gittiğini de kimseye açıklamamak. Mesele mahkemelik olmuşsa, parayla ya da başka baskılarla, davacıları vazgeçirtmek..

Bunun nasıl yapılacağını da, gizli bir yönerge ile, bölge yöneticilerine bildirmişler. Bu belge de artık gizli değil.

İşin daha da ilginç olan kısmı, Papalığın, bu yönergeyi yayınlayan, ve taciz eylemlerinde bulunan papazları başka yere atama işlemlerini koordine eden bölümünün başında da, şu anda Papa olan zat varmış... Ve, yeni çıkarılan bir başka yönerge ile, bu tür ithamlara muhatap olan papazların durumunu artık (bölge yöneticileri yerine) doğrudan doğruya Papalık merkezden yürütecekmiş.

'-miş' diyorum, ama bunlar dedikodu olduğu için değil; sadece, bu yazıyı evrağa boğmak istemiyorum --zaten zor bir konu, öyle yaparsam, o zaman hepten okunamaz olur. Merak edenler, Google'dan "CATHOLIC CHURCH" ABUSE (tırnak işaretleri ile birlikte) arayabilirler. Ya da burayı tıklayayıp, çıkan iki miyon küsur link içinden istediğinizi seçebilirsiniz.

Daha da ötesi, bu pek de yeni bir şey değil. Neredeyse 400 sene öncesinden kalan kayıtlarda bunun mevcut olduğu görülüyor. Hakkında yazılmış kitap dahi var.

Kısacası, ortada ciddi anlamda pislik var ki, kokusu bu kadar yoğun çıkıyor --ve sadece koku da değil--; mahkum edilmiş papazlar filan da var, yani suçu sabit görülmüş olanlar var; hem de bolca.

Bunları yanyana, altalta koyduğum zaman, işte o zaman, aklıma 'olmadık' sorular geliyor..

İlk soru şu: Papa, 'İslam eşittir şiddet' mealinde bir şeyler yumurtladığında, hop oturup hop kalktık ve selameti savunmaya geçmekte bulduk... Papalığın (ve bizzat Papa'nın) bu denli pis kokan ve halen de canlı olan bir sicili --çürük bir kabak gibi-- ortadayken, bunları seslice dile getirmek varken, 'yok, valla, öyle değildir; sizde de şiddet var, hem de alâsı var' türünden savunmaya yatmamızın mantıklı bir sebebi var mıdır?

İkinci soru da bu: Bizim aydınlarımızın, ve din camiamızın benim gibi sade bir vatandaşın haberdar olduğu bu şeylerden haberdar olmadığını farzetmek akla ziyansa, olmaya ki, bizde de benzer pislikler vardır ve karşı tarafın bunları ortaya sermesinden çekindiğimiz için, onların pisliklerinden hiç bahsetmez oluyor ve lüzümsuz lagalügalarla savunmaya geçiyoruz?..

Bu ikinci soru da, en az ilk soru kadar önemlidir bence. Üzerinde düşünmeğe değer..

Ya, kemalen aptalız, ve onların pisliklerini dile getireMEyecek kadar durumdan bihaberiz; ya da bizim de gizleyecek bir şeylerimiz var..

Hangisi daha berbattır ona da karar vermek kolay değil..

Ben, başka anlamlı bir analiz göremiyorum... Görebilenler, yazıp açıklasalar çok memnun olacağım.

Kıyamete kadar çan sesi..

Habertürk'te İstanbul Fotoğrafları sergisi tanıtılıyordu. Tanıtımı yapan kişi, ismini bir türlü yakalayamadım, konuyu gerçekten bilen birisi.. İstanbul'un cemaziyevvelini biliyor. Fotoğraflar üzerinde konuşurken, hoş ve ilginç anekdotlar da anlatıyor.. Dinlemek gerçekten zevkli.. Sıra, şu anda Boğaziçi Üniversitesinin de içinde bulunduğu bir fotoğrafa gelince, enfes bir şey anlattı. Aktarmak istiyorum: Bugün Boğaziçi Üniversitesinin bulunduğu sırtlar, o devirde taş ocağı imiş. Vaktiyle, buradan çıkarılan taşlarla, Fatih Sultan Mehmed, Rumeli Hisarını yaptırmış. Bu arsanın o devirdeki sahibi de şu meşhur teatrocu Ahmed Vefik Paşa.. Amerikalılar o arsaya talip olduklarında, Sultan II. Abdülhamid, Ahmed Vefik Paşa'ya, arsasını satmamasını haber etmiş. Fakat, Ahmed Vefik Paşa, Sultan'ın arzusunu kaale almayarak, Amerikalılara arsasının satışını yapmış. Sonra da, malum, oraya Robert Kolej 1871'de kurulmuş. Bir misyoner okulu olarak... Gel zaman git zaman; 1891 senesinde Ahmed Vefik Paşa ölür.. Paşa'nın nereye gömülmesini uygun göreceğini öğrenmek için, Sultan II. Abdülhamid'e arza gidilir. Emr-i Şâhane şöyledir: Aşiyan'a gömün. Kıyamete kadar o heriflerin çan seslerini dinlesin! Şâ-ha-ne ! :)

Sersebük

Seri Yol uzanıp yer seri Menzil yârda kesili Yürüyor bir serseri Müzmin Anonim

Habu bağa ders olsun...

Gece Ceviz Kabuğunu izledim –gerçi, sürekli değildi; aradabir başka şeylerle ilgilenmem gerekti, ya da tercih ettim.

Konuşulanlardan önce, Hulki Cevizoğlu'nun giderek daha çok benimsediğini düşündüğüm program formatı hakkında ve meta ile alakalı bir iki laf etmek isterim:

Ceviz Kabuğu, türünün tek örneği kalmış gibi duruyor ve kaldırılmasına üzülürüm, ama, giderek –benim açımdan– buruk tadlar vermeğe başladığını da eklemeliyim. Özünde, Ceviz Kabuğu'nun yapmak istediğini sandığım şeye karşı değilim. Peki, ne yapmak istiyor bence?

Tamamen tarafsız olduğu iddiasında değilim, bir tür karşı-bilgilendirme yapmak istiyor. Efkâr-ı umumiyeyi istediği gibi şekillendiren medyamıza bir alternatif bilgi kaynağı olmağa çalışıyor gibi çoğu zaman. Bir çeşit karşı-propoganda da diyebiliriz fakat 'propoganda' gibi yoğun ve ağır anlamlar içeren bir kelimeyi kullanmak istediğimden emin değilim. Bunu demek, eğer benim de tamamen tarafsız olmadığım anlamına geliyorsa, buna da itiraz etmem.

Buna karşılık, popularite amaçlı zorlamalara sapmağa gerek duymasına da; gerek konuklarını kendi aralarında, gerekse de konuklarıyla kendisinin horoz döğüşüne girişmesine izin vermesi, sevk ya da teşvik etmesine de itiraz ediyorum...

Seçilen tarz, amaca (yani benim zannettiğim, varsaydığım amaca) negatif etki yapıyor; ve hem seviyesi, hem faydası hem de etkisi kimvurduya gidiyor.

Şimdi gelelim dün geceki konuya. Programın konusu, Hulki Cevizoğlu'nun sitesinde şöyle tanıtılmış:

Medeniyetin beşiği olarak gösterilen batı ne kadar medeni? Batı bilimde gerçekten üstün mü, batıdaki bilimin kaynağı ne?..

"Doğu, İslamdan çıkmadıkça bilimde ilerleyemez" görüşü, "Hıristiyan Misyonerliği"nin sinsi bir propagandası mı?..

Batı bugünkü bilimsel üstünlüğünü Müslüman bilgin ve düşünürlere mi borçlu?..

Kilisenin yönetimindeki eli kanlı bilim düşmanlığının tüyler ürpertici boyutları..

Bizans İmparatoru 2. Manuel'in, "Muhammed vadettiği inancı kılıçla yaymadan başka hangi yeniliği getirmiştir" sözlerini tekrarlayan Papa 16. Benedict haklı mı?

Tüm bu soruları yazar Cengiz Özakıncı ve Dücane Cündioğlu canlı yayında Ceviz Kabuğu'nda tartışıyor.

Ben bu metni okumuş da değildim, programı da tesadüfen izledim zaten. Bu tanıtımdan yola çıkarsak, geriye dönük bir bakışla, özellikle İslam aleminin bilime katkıları ve tabii ki bunun içinde Türklerin de katkıları filanın konuşulacağı beklenir. En azından ben onu beklerdim.

Çok da öyle olmadı. Programın odak noktası Papa'nın Türkiye'ye yapacağı ziyaret ve bu ziyaret ile ilgili tepki oluşturmak gibiydi daha çok.

Buna benim itirazım var mı?

Hayır, aslında yok.

Papa'nın, hele de onca abes laftan sonra, buralara gelmesini hiç bir şekilde tasvip etmiyorum.

Başka zaman gelmesi?

Walla.. gelsin, biz de gidelim tabii ama, devlet başkanı olarak ve devlet başkanı gibi..

Önce Ankara'ya gitsin, istemiyorsa Anıtkabir'i tavaf etmesin ama diplomatik görüşmelerin yeri Ankara'dır. Daha sonra da, usulen, İstanbul'a da gelir; Boğaz'a karşı şiş kebap ve gül suyu muhabbeti yapar, bir iki müze de gezer. Arada da, vakit varsa, Fener'e de uğrar.. Bu işin raconu budur.

Neyse. Ceviz Kabuğu'na dönecek olursak; program Papa'nın ziyaretinin iptali değilse de, anlamsız kılınması için yapılmış gibiydi –ki, benim buna itirazım yok. Fakat, bunu çok acemice ve yüzüne gözüne bulaştırarak yaptı bence.

Nasıl yüzüne gözüne bulaştırdı?

Konukların en azından birisini, Dücane Cündioğlu'nu bu yönde bilgilendirMEmiş olduğu aşikardı. O yüzden de, program çok garip seyretti.

Burada hemen, araya girip, bir iki şeyi söylemem lazım. Ben, Dücane Cündioğlu'nun yazılarını aradabir okumak gayreti sarfetmişimdir. Bir kitabını da okumuşum galiba, ama hangisi olduğunu ne hatırlayabiliyorum, ne de şu anda bulabildim. Kitaplıkta bir yerlere konmuş, koydunsa bul; ya da ben yanlış hatırlıyorum, belki de okumadım. Neyse. Dücane Cündioğlu ile ben bir türlü rezonans yakalayamadım. Başka şekilde söyleyecek olursam, ben bir Dücane Cündioğlu hayranı değilim. [Son dakika notu: Hatırladım sonunda. Hatta kitap hakkında bir şeyler de yazmışım.Yanlış. Hafızam beni yanıltmış. Okuduğum eseri yok. Henüz.]

Cündioğlu'nu çok fazla takip etmediğim için midir bilmiyorum, ama, programa bağlanan Yaşar Nuri Öztürk'ün cepheden ve bodoslama ve sürekli imalarla hep Dücane Cündioğlu'na giydirmesinden benim anladığım kadarıyla, Dücane Cündioğlu bir Fethullahçı. Dedim ya, Yaşar Nuri Öztürk'ün dediklerinden ve Dücane Cündioğlu'nun bunlara tekzip edici bir tepki vermeyişinden ben onu anladım. Yanılıyor olabilirim.

Bunun haricinde –ki, bu giydirmeler epeyi sürdü–, Yaşar Nuri Öztürk'ün temas ettiği nokta bence yerindeydi:

'Dinler Arası Diyalog' ismiyle gidip Papa'nın karşısında arz-ı endam etmeği ben de aşağılayıcı bulmuştum ve hala daha hem gereksiz hem de yanlış yapıldığını düşünüyorum. Dinler arası diyalog iyi fikirdir de, muhataplarının doğru seçilmesi gerekir.

Papa ile birisi konuşacaksa, bu ya bizim Cumhurbaşkanımız olmalı, ya da Diyanet İşleri Başkanımız. Münhasıran İslam adına konuşulacaksa, bu, Diyanet İşleri Başkanımız olur. Karşıdaki bir dinin başı ve aynı zamanda –sembolik de olsa– bir devlet başkanı ise, İslam adına hiç bir sivil insiyatif buna denk gelmez benim gözümde. Kısacası o çok yanlıştı bence.

Yaşar Nuri Öztürk'ün, bugünkü gelişmeler bağlamında ya da bundan bağımsız olarak bunu eleştirmesi, yerden yere vurması son derece normal ve gerekli. Kabul. Ama, konudaki dahlinin ne kadar olduğunu benim bilmediğim, Dücane Cündioğlu'nun bu şekilde sürekli fırçalanması bence hiç de hoş değildi.

Yanlış tarafta olsa bile, Dücane Cündioğlu'na bu şekilde giydirmek, bence, programın hem tadını kaçırdı, hem de etkisini azalttı –ki, programın zaten yanlış odaklanmış olduğunu düşündüğümü daha önce de söyledim.

İşin doğrusu, program, Yaşar Nuri Öztürk'ün telefonla bağlanmasından önce şirazesinden çıkmış gibiydi. Hulki Cevizoğlu'nun Dücane Cündioğlu'na bir sorduktan sonra, aldığı cevabı bir türlü beğenmeyip, bununla hem Dücane Cündioğlu'nu itham eder hale gelmesi, hem de ısrarla istediği cevaba zorlaması çok abesti...

Hulki Cevizoğlu'nun sorduğu soru, mealen şöyleydi: 'İslam bir kılıç dini midir?'.. ve anladığım kadarıyla, beklediği cevap da 'Hayır, kesinlikle öyle değildir. İslam bir sevgi, rahmet, huzur, barış, esenlik vs. dinidir. Hiç, ama hiç bir şekilde şiddet kullanımına cevaz vermez'.. cinsinden 'siyah değidir, beyazdır' cevabıydı..

Evet, yarışmayı kazanacak cevap –anlaşıldığı kadarıyla– buydu, ve bu sayede Papa'ya müstehak olduğu cevabı da verecektik..

Fakar, Dücane Cündioğlu bir türlü bu kadar kesin konuşup kestirip at(a)madı. Benim takdir ettiğim bir dürüstlükle, Kuran'da savaş ve savaşla ilgili şiddet kullanımının geçtiği çok sayıda ayet olduğunu, Hz Muhammed'in de hayli sayıda (60 dediydi, galiba) savaşa katıldığını söyledi.

Büyük talihsizlik.. Cündioğlu, bir türlü, İslam'ı savaşsızlıkla vaftiz edemiyor.. Üstelik de, güya İslamcı..

İşte bu noktada, daha önce [o kısmı ben seyretmedim] başka bir sebepten kendisine cevap hakkı doğ(urul)muş olan Yaşar Nuri Öztürk telefonla bağlanır ve herkese lüzumlu cevapları o güzelim belâgati ve Kemalist müslüman haşmetiyle verir..

Hem Cündioğlu hem de Papa ağzının payını almıştır artık.

Fakat, orada bitmedi.. Programın herhalde yüzde 90'ı bu minvâl üzerinde dolandı durdu. Papa'ya ağzının payını vermek.. Batı'nın çirkinliklerini gravürlerle, resimlerle ve yazılı metinlerle göstermek ve göstermek.. ve aradabir bağlanan izleyicilerin Papa'yla ilgili önemli şeyler söylemesinin yanısıra, faks ve kısa mesajlarla Cündioğlu'nu Orhan Pamuk'a benzeterek aba altında hakaretler gönderdikleri ve bir marifetmiş gibi bunların Cevizoğlu tarafından okunması..

Pogramın bir yerinde, 'habu bağa ders olsun...' diyen Cündioğlu'na hak verMEmek elde değil, ama, benim Cevizoğlu'na kızgınlığımın (ki, evet kızgınım) orada değil; bambaşka bir yerde ve bence çok da önemli.

Cündioğlu, ister Fethullahçı olsun, isterse de başka bir şeyci, öncelikli olarak kendi içeriği ile değerlendirilmeliydi ve Cevizoğlu bunu hep es geçti. Cündioğlu'nun, söylemek fırsatı bir türlü verilmemiş olsa bile, lafı hep kesilmiş olsa bile, çok önemli bir tezi ya da tespiti olduğunu hep atladı Cevizoğlu.

O tespit de şuydu:

Oryantalistler, İslam dünyasının altın çağını 4 asır olarak zikrederler ve hemen ardından da Batı'daki Rönesans ortaya çıktığı için, denklemden Türkleri çıkarır, bu topraklardaki medeniyetimizi yok sayarlar.

Bu tez, milliyetçi Arapların da işine gelir. Onlar da, Türklerin, İslam medeniyetinin gelişmesine hizmet etmek bir yana, gelişmeye engel oldugunu, durdurduğunu ve üstünlüğün Batıya geçmesine yol açtığını söylerler.. Yani, müsebbip Türklerdir...

İranlılar da bu teze katılırlar, fakat kendi medeniyetlerinin ayrı bir çizgide devam ettiğini söyleyerek –Türkleri yoksayıp– kendilerini ayırırlar.. [Dolayısı ile, Batıdan sıtkı sıyrılmağa başlayan yeni nesil de, bula bula, Doğu'yu temsil ettiğini düşünerek, bu toprakları atlar ve İran'a uzanmağı tercih etmek ihtiyacı duymağa başlar... –bu benim kişisel yorumumdur]

Aynı mavalları, bizim, sağcı, solcu vs bütün aydınımız da –değişik şekillerde de olsa– tekrar ederler...

Cündioğlu, bu konuda uzun yıllardır çalıştığını, bunun böyle olmadığını söylemeğe çalışıyordu –lafı kesilmediği ve konu tekrar Papa vs.ye kaydırılmadığı nadir anlarda..

Ben de, ekranın beri tarafında, gece boyunca kahrolup kıvrandım..

Adam (Cündioğlu), bugüne kadar, Oryantalistlerin kuyruğunda giden bizim (sağcısı, solcusu, hepsi dahil) kendi aydınlarımızın salakçasına yanıldığını, kandırıldığını söylüyor ve bunu destekleyecek şeyler de söyleyecek donanımı var –bu belli. En azından tezi onemli ve ciddi.

Adamın söylediği şeyin dincilikle alâkalı tarafı da yok; bilâkis, diğer din kardeşlerimizin bizi dışladıkları çok önemli bir konuda söyleyecek şeyleri var.

Çağdaş, laik ve sosyal hukuk devletimizin temellerine dinamit de koyacak laflar etmeyecek, tam tersine, üzerimize sinmiş olan aşağılık duygumuzun temelsiz ve anlamsız olduğunu, öyle olMAması gerektiğini de gösterecek şekilde dile getirecek.. belli.. yeter ki konuşmasına izin versin..

Ama, olmuyor, olamıyor; olmadı bir türlü..

Varsa yoksa, hamasi (ve geçici) anti-Batı nutukları, ve 'gelme Papa, yemeğe biber katarız' horozlanmaları..

Yazık oldu..

Cündioğlu'nun konuşmasına izin verilmeliydi bence: Önemli şeyler söyleyecekti.

Değil Fethullahçı, isterse Hizbullahçı olsun –o ayrı, bu ayrı– diyeceklerini duymamız, dinlememiz gerekiyordu.

Umarım bunları yazar; ve ben de rastlar okurum.

Ha.. evet, bundan başka, bence programdan çıkan tek önemli şey de bir izleyicisi önerisiydi: Papa geldiğinde Ayasofya'nın etrafında 1 milyon kişilik bir etten çember oluşturmak fikri..

Bir milyonu bulmak mümkün müdür bilemem, ama, anlamlı bir rakkamla –taşkınlık yapıp mesajın hedefini şaşaırtmadan– bunun yapılması gereklidir bence.

Gaiplere ses..

mene neçe ahrâz dersen ayıtmazsan anlamam ki kör değilim de bilersen aramazsan bulamam ki ki körmeden men tapmışam neye ola itirâzım oddan mâdem ev yapmışam ancak senle biter yazım yerinaltı senin yerin olabilmez böyle erken parlamalı senin ferin gözlerine bakıp derken suâllerim olsa bile özün değil sözünedir izin ver de gelem dile siz veya biz ne günedir Müzmin Anonim {bu bir deneme taslağıdır. beğenilmezse silinecektir. ['tapmak' 'bulmak' demektir.] --28.11.2006 da yayınlanmış fakat geri tarihe alınarak görünürlüğü engellenmiştir}

Güzellik Faşizmi

Aşağıdaki yazıdan dolaylı yoldan haberim oldu. Üzerinde konuşmağa değer olduğunu düşünüyorum; ama, yazarın ruhsat tanıdığından emin değilim pek.

Her ne kadar, aradabir, siyaset filan yazıyor gibi yaptığım, hatta büyük hikaye cinsinden bakmağa çalıştığım da vakiyse de, kendimi herhangi bir şekilde yazar sayamıyorum. O yüzden, ruhsatsız sayılmaz bence bu diyeceklerim.

Sonuçta blog sahibi olmak kişiyi yazar-mazar yapmıyor. Yazar sayılmak için, artık, karşılığında para almak lazım.

Eskiden, modernite-öncesi, bu da böyle değildi diye duymuştum, ama, önemli değil.

Neyse, alıntısını gördüğünüz yazı Fatma K. Barbarosoğlu tarafından Yeni Şafak gazetesinde 2006-10- 27 tarihinde yayınlanmış. Bence oldukça önemli bazı noktalara değiniyor.

"Adamın karısından güzel olmasını istemek hakkı!" / Acaba!?

Başlıktaki cümleyi hayatında en az bir defa duymayan yoktur herhalde. Camideki vaazlar, köşe yazısı ya da ilmihal bilgisi olarak. Kadınlar kendi aralarında birbirlerine akıl fikir verirken, "ah şekerim, bak sen de biraz kendine" derler. Dikkat ediniz sen de güzel ol biraz demezler. Bak kendine biraz. Yani şöyle derli toplu ol, saçına başına, yeme içmene dikkat et.

İlahiyat hocalarının güzellik bahsini gündemlerine alması gerekiyor. Ama o eski söylem ile değil. Hüsn artık dünyamızda oturmuyor çünkü. Yani atalarımızın bahsettiği güzel ve güzellik ile günümüzün güzelliği arasında ortak noktalar gittikçe azalıyor. Günümüzün güzelliği fetişist bir unsur olarak tüketimin ana payandası. Dolayısıyla dindar bir kimlik içinde kalarak, güzellik bahsini ele almak isteyenler başlangıç olarak şunu fark etmek zorunda: Modernite ile birlikte güzellik ve iyilik birbirinden ayrılmıştır. Modern öncesi zamanlarda iyi olan güzeldir, güzel olan iyidir. İslamiyet güzellik tanımını hüsn'den alır.

Modernite ile birlikte bir çok disiplin birbirinden boşandırılmıştır. Ahlak ile siyaset, din ile felsefe ilk aklıma gelen boşanmalar. Bu boşanmaların etkisi, kavramların muhtevasında da kendini gösterir. Mesela ilk çağdan 17. yüzyıla kadar iyilik ve güzellik birbirinden bağımsız değildir. Ta Aristoteles'de ifadesini bulan, "iyi olan güzeldir, güzel olan iyidir" tanımı geçerli olmuştur.

Modern dünyada güzellik iyilikten bağımsızlaşarak yani kalb güzelliğinden arındırılarak, hesaplanır, ölçülür, denetlenir, değiştirilebilir bir boyut kazanmıştır. Postmodern dünyada ise güzellik artık faşist bir ideolojiye dönüşmüş durumda. Gazeteler, film ve romanlar, güzel kadınların; daha yetenekli, daha başarılı, daha çalışkan, ama pek güzel olmayan kadınlardan, daha çabuk işe alındığını, daha kolay terfi ettiğini ve daha çok para kazandığını söyler. Başlangıçta böyle bir algı yoksa da, yazıla yazıla/söylene söylene zamanla bu algı gerçekleştirilmiştir.

Fakat güzellik ile hukuk arasında kurulan bağlantı henüz yeni bir durum. Geçtiğimiz yaz, ABD'de aynı suçu işlemiş iki kadının aldıkları ceza dikkat çekiciydi. Kadınların ikisi de öğretmen ve ikisinin suçu da aynı: Öğrencileri ile ilişki kurmak.

İşlenen suç tamamen birbirinin aynısı olmasına rağmen; öğretmenlerden biri ceza aldı, diğeri ceza almadı. Ceza almayan öğretmenin savunuluş biçimi bu yazıya konu olmasının sebebi. Avukatı jüriye şöyle seslendi: "Bu güzelliğin hapiste solması doğru mu?"

Ve sonuç: Jüri "bu güzelliğin hapiste solmasına" izin vermedi.

Esasında bu durum işlenen suçun önemini yitirerek nasıl işlendiği ve kim tarafından işlendiğinin önemli görülmeye başlandığı sürecin devamı.

Sadece erkeğin kadından derli toplu olmasını isteme hakkı yoktur. Biz savaşa giderken yanına ayna ve tarağını alan bir Peygamber'in ümmetiyiz. Derli toplu, temiz pak olmak efendimizin sünnetidir. Ancak güzellik vurgusu bizi sünnete yaklaştıracak bir durum değildir. Çünkü fıtrat güzelliğini perdeleyen, fıtratı bozan güzellik güzellik midir? Önce bu konuda zihinlerin berraklığa kavuşması gerekiyor. Sonra güzellik vurgusunun giderek güzellik faşizmine dönüşmesinin cemiyet hayatını bozan yapısına.

Ama şunu tavsiye etmek durumundayım. Siyaset yazan erkek yazarların kalemleri "büyük hikaye" kurmaya ayarlı olduğu için, bu tip "küçük" hikayelere hiç bulaşmasınlar. Yazar erkeklere değil bu uyarım, erkek yazarlara. Ve tabiî kadın yazarlar da kalemlerini oynatmaya kalkmasınlar güzellik faşizmine dair. Çünkü onlar bulundukları yeri bu güzellik faşizmine borçlular.Geriye kim kaldı? Yazarlar. Yazar kadınlar ve yazar erkekler.

Güzellik faşizmini konuşmalıyız velhasıl.

Değindiği nokta önemli de, odak noktası nerededir sorusunu kendime epeyi sordum...

Odak biraz kaybolmuş gibi geldi bana; ama o kadar da önemli değil, sonuçta bu günlük bir yazı, üzerinde gereği kadar çalışılamamış olmak ihtimali çok yüksek. Ben olsam, azıcık daha vakit ayırıp, bazı şeyleri bu yazıdan ayıklardım –çünkü, luzumsuz şeyler meseleyi açıklamağa yardımcı olmuyor.

Meselâ, modernite ile birçok şeyin birbirinden boşandırılmış olduğunu söylemek gibi.. Bana kalsa, birçok şey birbirinden boşandığı için o olgunun adına modernite diyoruz. Yani, tersi değil.

'İyi olan güzeldir, güzel olan iyidir' demek de tıpkı 'sağlam kafa sağlam vücutta bulunur' demek gibi.. Bir kural olmaktan çok, bir temenni...

Birinin varlığı bir diğerini otomatik olarak sağlamadığı gibi, yokluğu da ötekinin var olmasına engel değildi.

Tek faydası (!), olsa olsa, çirkin bulunanları kötü kabul etmek (cadılar vb hep çirkin, ve iyi kalpli prensesler hep güzel, prensler de hep yakışıklı), sakat ('özürlü', 'mücrim') ınsanları da lânetlenmiş saymanın altyapısı olmasıydı.

Görünüş ile davranışın, form ile fonksiyonun, birbirinden ayrılması modernite sayesinde olduysa, ben modernitenin niçin kötü sayılması gerektiğini anlayamıyorum. Bence bu iyi bir şeydir ve modernitenin bunda günâhı değil sevâbı vardır.

Bunu dedikten sonra, sıra ABD'den verilen örneğe geliyor. Bu konuda kısaca iki şey söyleyebilirim.

Birincisi, Fatma hanım nasıl değerlendiriyor bilemem, ama, ABD'deki jüri sisteminin ideal olmadığına dair tek örnek bu değil, en çarpıcı örnek de değil, son örnek de bu olmayacak. Mizahî bir çelişki içerdiğini kabul edebilirim, fakat ABD'deki jüri sistemini bu denli ciddiye almasını pek de isabetli bulamıyorum.

İkinci husus da aslında birincinin devamıdır ve Fatma hanımın bu çelişkiyi görebilmiş olmasını beklerdim. Sözkonusu jüri, o güzel kadının kötü olamayacağına hükmetmiştir. Yani, 'iyi olan güzeldir, güzel olan iyidir'.. Jürinin kararının modernite ile değil, aslında, modernite-öncesi bakışla çok daha örtüşük olduğunu kolayca söyleyebiliriz.

Bu örnek, dolayısıyla, konuyla pek de alâkalı değil gibi, alâkası varsa bile, Fatma hanımın argümanlarına hizmet etmiyor.

Fatma hanımın konumlandırdığı şekliyle, problemin, modernite ya da ABD hukuk sistemiyle alâkası kalmayınca, yazının da en az üçte ikisi yok sayılmak zorunda kalıyor gibi. Ama, önemli değil, yazının geri kalan kısmı önemli bence.

Önemli de, Fatma hanımın ilâhiyatçılardan tam olarak ne istediğini ben anlayabilmiş değilim.

Kalp güzelliğinin daha bir vurgulanması neyi değiştirecek ve ne kadar değiştirebilir? Kişisel kanâatim, her gün 24 saat, senede de 365 gün bu konuda yayınlar yapılsa, beynimiz yıkansa, pek bir şey değişemeyeceği istikametindedir.

Bunu söylerken, değişMEmelidir anlamında söylemiyorum; yöntem ve çözüm önerisinin tutarsız olduğunu söylemeğe çalışıyorum.

Modernite ile birlikte, form ve fonksiyon, güzellik ve iyilik birbirinden ayrıldı, boşandı. Bunun yasını tutmanın akıllıca olduğu kanaâtinde değilim; bilâkis, iyi oldu, geç bile kalındı...

Şimdi.. iyi olmak niçin önemli ise, güzel olmak da onun için önemli olsa gerek. Ve, sırf kalp güzelliğinden de bahsetmiyorum. Sebebi ve şekli ne olursa olsun, bu ikisi (başka bazı şeyler gibi) insanların makbul tuttuğu şeyler. Niçin öyledir; tekrar niçin o mutlu-mesut modernite-öncesi günlere dönemiyoruz gibi sorularla da bir yere varabileceğimizi de sanmıyorum. Pragma değişti.

Hangi belâgatli ilâhiyatçı ne kadar kelam ederse etsin, bu da pek değişmeyecek gibi, değişecek olsaydı, bugün anladığımız şekliyle, modernite hiç ortaya çıkmazdı. Dolayısıyla, ilâhiyatçıları da denklemin dışına alabiliriz...

Geriye ne kalıyor?

Geriye, bence, yazının en önemli kısmı, esasen ve sadece başlığı kalıyor: Adamın karısından güzel olmasını istemek hakkı var mıdır sorusu ve bunun yansımaları..

Bence, soru ve sorun burada. Ve, en az iki soru var burada.

Niçin adam karısından bunu isteyebiliyor da, karısı adamdan benzer estetik değişilikler, gelişmeler istemiyor, isteyemiyor? İster mi, istemez mi? Mesela, bugün, teçhizatının arasına cımbız [da] katarak savaşa giden olsa, Fatma hanım bunu müspet ve metroseksüel bir gelişme olarak mı değelendirirdi?

Diğer soru belki daha önemli. Eşlerin birbirlerinin estetikleri hakkında talepleri olabilir mi; olmalı mıdır, olmamalı mı?

Üçüncü, ve bonus soru: Güzel olmak –güçlü olmak gibi– bir rekabet unsuru mudur, yoksa sırf (veya ağırlıklı olarak) estetik bir kaygı mıdır?

Ben, hep, birincisi olduğunu, güzel olmanın güçlü olmakla eşdeğer tutulduğunu düşünegeldim. Ama, erkeğin karısına daha güzel olması yolundaki talepleri de bir tür çelişki gibi –hani, sanki 'azıcık daha güçlü ol da, tut beni, yoksa çekip alacaklar' demek gibi.. çok da anlamlı değil [mi?]...

Fakat, bütün meseleyi de, getirip getirip evlilerin durumuna indirgemenin de doğru olmadığını düşünüyorum. Bu durumda, genelleme yapmak daha akıllıca geliyor, ve soruyu başka bir soruya dönüştürmek istiyorum:

'Güzele bakmak sevaptır'ı güzelliklerin devamını sağlamak için gayret etmek (duru ve güzelim dublaj Türkçemizde 'kendine iyi bak'ta da geçen 'bakmak'tan, 'ihtimam göstermek'ten bahsediyorum) olarak anlaMAmakta ısrar edip, 'güzel' kadınlara aval aval bakmak veya şehevî/şehvanî iştâh sergilemek şeklinde anlayan erkekler mi, yoksa güzel olmağı güçlü olmakla eşdeğer tutan kadınlar mı güzellik faşizmi için eleştirilmelidir? Bu faşizan hâlin sorumlusu kimdir?

Bu yazı aslında az önce bitti; ama, şu güzellik faşizmi ibaresinin kulağa çok da hoş geldiğini söylemesem çatlarım...

Faşistliğin sevapseverlikle eşdeğer konumlandırılabileceği daha güzel ve bir o kadar da çelişkili bir şey pek duymadım.

Duyacağımı da sanmıyorum. Onca çelişkiye rağmen, sevdim, hattâ bayıldım. Bana benziyor çünkü :) Başka ne diyeyim...

Oh olsunculuk..

Şu sıralar nedense gözüm Haluk Şahin'e de takılıyor. Bugün de bir yazısı gözüme ilişti. Konusu Irak ve ABD'nin oradaki durumu; başlığı da 'Bush doktrini çökerken'. Yazının tamamını buraya almıyorum, isterseniz Radikal'de, isterseniz bu yazının yorumlar kısmında okuyabilirisniz.

Haluk Şahin, eskiden pek böyle değildi diye hatırlıyorum; şimdikinden farklıydı sanki. Yazılarında fevkalade bir hafiflik ve insanın içine bir tür su serpen bir ton buluyorum.. Mesela, ilk okuyuşta bu yazısını sevdim. Üstelik, içerikli bir yazıya da benziyordu.

'Yanlış hesap Bağdat'tan döner'den hareketle ABD'nin Irak'ta yanlış yaptığını vurguluyor, ardından da --dersini de almış olduğu için-- ABD'nin 'mecburen' razı olduğu yeni realiteye işaret ediyor: ABD, Ortadoğu'da, hem öyle her istediğini yapamayacağını bilhakkın anlamış, hem de eski diktatörlüklerin yerine demokrasi getirmek macerasının pek de akıllıca ya da uygulanabilir olmadığını görmüş. Bu yüzden de, Baker raporundaki tavsiyelere uyup, işine gelecek cinsten bir diktatör arıyormuş.

Benim bu yazıdan çıkardığım temel şeylerden birisi bu. Yani, buraların ahalisinden birisi olarak, bir güzel 'Oh olsun!' demek..

Başka şeyler de var tabii.. Bush'un ve Cumhuriyetçi Parti'nin (ABD) sonunda iktidardan gitmesi neredeyse mukaddermiş. Buna da oh olsun! Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste..

Oh, içim rahatladı. Hain düşman, sonunda, Allahın da yardımıyla dize gelmiş, mutlu mesut günlerimize tekrar döneceğmiz zamanlara gün sayıyoruz..

ABD'nin kovboylarının Irak'ta duvara toslamış ve dersini almış olması ve 'alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste' durumları gerçekten iyi haber..

Ramazan Bayramı münasebetiyle verilecek daha iyi haber pek aklıma gelmiyordu doğrusu..

Yani, ilk okuyuşta öyle.. fakat, yazısının şu son paragrafı yok mu?..

Bu değişimin en çok etkilediği ülkelerden birisi kuşkusuz Türkiye olacaktır. 21. Yüzyıl'da hayat çok hızlı: Irak konusunda eski ezberi bozulan ve ezberleyeceği yeni metni bir türlü bulamayan Ankara'nın bir kez daha yepyeni şeyler düşünmeye başlamasının zamanı gelmişe benziyor.

Aba altında sopa göstermek gibi duruyordu sanki..

Ama, niçin olsun ki.. Haluk Şahin bizdendir ve ABD'nin abasının altındaki sopayla ne işi olabilir. Olamaz tabii. Ben de öyle düşünüyorum.

İşte böyle light takılırken, kâfir Şeytan dürttü; tuttum 'acaba Mahir Kaynak bu konuda ne düşünüyor; bir şeyler yazmış mı?' dedim. Dürten de 'dengeli beslenme' şeytanımdı.. Hatırını kıramadım ve baktım. Ve, baktığıma hem memnun hem de bin pişman oldum..

Memnun oldum, çünkü, ben Mahir Kaynak'ın yazılarında apayrı bir seviye ve vukufiyet bulurum. Onun fikirlerini okudukça, çocukken beni omuzuna alan büyüklerimin omuzlarında hissettiğim gibi hissederim --aniden daha uzakları görür olmak yani..

Fakat, Mahir Kaynak'ın pedagojik formasyonu on para etmez. İnsan, omuzlarına çıkardığı çocuğa hoş manzaralar gösterir, ve illâ da çirkinlikleri de gösterecekse, bunu da yavaş yavaş, alıştıra alıştıra yapar.. Öyle beklersiniz; değil mi? Mahir Kaynak sözkonusu olunca, bunu daha çook beklersiniz.. Ben kaç senedir bekliyorum.

Uzaklara bakıp, görebildiğim şeylerin hayranlığıyla heyecan duyan bir tip olmasam, Allah biliyor ya, omuzlarına tırmanmak için onca gayreti bir yana bırakın, Mahir Kaynak'ın yanına bile yaklaşmam.

Bu sefer de öyle oldu. Manzara hiç de Haluk Şahin'in gözlerinden göründüğü şekliyle, semi-magazinel, 'oh olsun, eden bulur' dedirtir gibi çıkmadı. Bu manzarayı görmek istemezdim, tabii ki bin pişman oldum.

ABD'nin gurunun kırılmış olması iddialarının pek de doğru ya da anlamlı olmadığı yana, bunların önemli bile olmadığının farkettirilmiş olması insanın canını fena halde sıkıyor.

Şunu demek istiyorum: Dar kafalı, sıradan bir aptal olmaktan son derece memnunum; beni rahatsız eden şey, aradabir de olsa bunun bu kadarla kalmadığı, düpedüz gerizekalı olduğumun bana farkettirilmesidir.

Bu yüzden yazılarını beğenerek okusam da, Mahir Kaynak'ı zerre kadar sevmem. Zaten Derin Devlet'in adamıdır falan filan..

Hem.. akıl var izân var.. Tutup böyle şeyleri yazmanın da ne alemi var yani..Bu hâl, bizim az sayıdaki iktisatçımızda görülen bir şey; başka ülkelerde pek görülmez. Oralarda herkes ne yapacağını bilir; tabii ki iktisatçıları da...

Eldeki datadan hareketle aynı grafiği kırk türlü ve rengarenk çizmek varken, bizimkilerin bazıları, kelalâka konularda habire ahkâm keserler.. Yalçın Küçük de, bir anlamda, böyledir.

İnsanın, 'Be adam, emekliliğin çoktan gelmiş belli. Sen de çekil bir köşeye nü filan boya; gördükçe huzurumuz kaçsa bile, görmezden gelebilelim. Böyle anlamadığımız şeylerle kafamızı meşgul etme!' diyesi geliyor..

Neyse. Pardon. Kusura bakmayın, aradabir ben de mecburen zıvanadan çıkabiliyorum. Bu blog olmasa evde bir şeyleri kırıp dökmem gerekecek.. İyi ki bu blog var da, yazıp rahatlamam kısmen mümkün oluyor..

Şimdi.. ben biraz daha sakinleşmeğe çalışayım; bu arada siz de şu alıntıya bir göz atın isterseniz..

Irak'tan çekilmek
Bazıları ABD'nin Irak'ta başarısızlığa uğradığını ve bir bataklığa saplandığını düşünse bile bunun doğru olmadığı ve başlangıçta öngördükleri Irak'ı bölme planının başarıyla uygulandığı kanaatindeyim. Siyasi yapılanmanın ırk ve mezhep farklılıkları üzerine kurulması bunun en önemli göstergesiydi. ABD işgaline karşı direniş adı verilen eylemler gerçekte bu parçalanmayı pekiştiren bir sürece dönüştü.

ABD askerlerinin Irak'ı tamamen terk etmeyip güvenli sayılan Kürt bölgesinde konuşlandırılması, şartların gerektirdiği bir eylem olmaktan çok projenin önceden planlanan bir safhası olarak görünüyor.

Direnişçi Sünniler'in sadece Şiiler'le çatışması, ABD ile işbirliği içindeki Kürtler'e karşı herhangi bir saldırıda bulunmamaları tüm gelişmelerin kontrol altında gerçekleştiği intibaını uyandırıyor.

Gelişmelerin bundan sonraki aşamaları konusunda bir senaryo oluşturmak ve bunun ülkemizi nasıl etkileyeceğini hesaplamak zorundayız. Üçe bölünen Irak'ın güneyindeki Şii bölgesinin İngiltere'nin kontrolüne bırakılacağı anlaşılıyor. Ortadaki Sünni kesim, Suriye için öngörülen rejim değişikliği gerçekleştikten ve oradaki Baas yönetimi yerine Sünni egemenliğinde bir iktidar oluştuktan sonra bu ülkeyle yakın ilişki içinde olabilir.

Irak'ta kurulan Kürt yapılanması Türkiye ile çatışma içinde olmayacaktır ve ülkemiz aleyhine sayılacak bir tavır sergilemeyecektir ama Güneydoğu Anadolu'yu da etkileyecek bir odak haline gelecektir. Burada ikili bir yapı gözlemlenebilir. Hukuki yapı ve siyasi tavır Türkiye'nin kabul edeceği biçimde olacak ama hem Kuzey Irak'ta hem güneydoğumuzda fiili bir özerklik sağlanmaya çalışılacaktır. Genelde şekil ve görüntü üzerinde yoğunlaştığımız için bu konuda dikkatli davranılacak ama fiili bir ayrışma sağlanacaktır.

İkili bir kontrol mekanizması yani ekonomik bağımlılık ve Kürt yapılanması ülkemizin siyasetini derinden etkileyecek iki faktör haline gelecektir. Karşılaşacağımız durumu yıllar önce 'Büyüyerek küçüleceğiz' başlıklı bir yazıda irdelemiştim.

Kürt yapılanması bölgede kullanılacak önemli bir manivela haline gelmektedir. Bu konuda hamaset ve duygusallığın yerine siyaset ve aklı koymak zorundayız. Bölgedeki oyuncular içinde kartları en güçlü olan biziz ama bunları en etkili biçimde oynayacağımız konusunda ciddi şüphelerim var. 'Yakarız, yıkarız, yaptırmayız' söylemlerini bir yana bırakıp her hamleye uygun bir karşılık vermek, halkı galeyana sevk etmek yerine devleti aktör konumuna getirmek zorundayız.

Aslında büyük oyunlar oynanabilir ama kitleler öylesine şartlandı ki, bir tren gibi önümüze döşenen rayların dışına çıkamıyoruz. Yıllarca konuyu kendi çizdikleri çerçeve içinde yürüten, hamaseti alabildiğine kullanan çevreler hem Kuzey Irak'ta bir yapı oluşturdular hem de güneydoğumuzda devletin etkisini sınırladılar. En büyük engelimiz bugün de onlardır.

Tamam, sizi bilmem, ama ben sakinleştim sayılır...

Açıkcası, ABD'nin Irak'a demokrasi getirememiş olmasının ne açıdanABD'nin yenilgisi sayılacağını ben de anlamıyorum. Aynı şekilde, Irak'ın üçe-beşe bölünmesinin, nasıl oluyor da ABD'nin burnunun sürtülmesi anlamına geleceğini de çözemiyorum.

Benim bildiğim, bütün savaşlar, bir başka devletin ya işgal yoluyla, ya da daha küçük parçalara ayrılması yoluyla istenilen şekilde davranmasının sağlanması amacıyla yapılırdı. ABD'nin Irak'ta elde ettiği sonucun tam da bu olduğunu niçin anlayamadığımızı da anlamıyorum.

Fakat, o kadarla da kalmıyor mesele.. Esasen bir sınıf hareketi olan PKK'nın belini bükeceğiz diye bizde canlanan/hortlayan milliyetçilk aynı etkiyi bugün Güneydoğumuzda yapmış ve PKK'ya karşı olması doğal olan Kürd feodalleri ile Türk milliyetçileri aynı safta buluşmuş gibidirler. Bu, Osmanlı döneminde olsa akıllıca olabilirdi, ama, şimdi öyle değil pek.

Pax Ottomana devri kapanalı beri çok oluyor, ve Kürd feodallerinin de asıl çıkarlarının Türkiye olmadığına karar vermeleri an meselesi gibi görünüyor. Gerçi, tam olarak o kadar keskin olmasa bile, kararsız olduklarını sanıyorum --eski güven ortamı pek yok.

Bu durumda, PKK'nın aradan çekilmesiyle ortalık feodallere kalacak ve onlar da ABD'nin Türkiye içindeki manivelası olmuş olacaklar..

Benim, Mahir Kaynak'ın dediklerinden anladığım budur, ve isabetliysem, manzara hiç de hoş bir manzara sayılmaz..

Biliyordum.. Mahir Kaynak'ı hiç okuMAmalıydım...

İsmini getir...

Hasret, iki hece de, aşkın iki katı mı? Kalp, duyu organı mı, yoksa taştan katı mı? Gönül! Sen misin, söyle, bu mazoşist yaratık? Sen misin, işkenceyi zevke bürüyen sapık? Sen misin, talih, beni yakıp katan küllere? Sen misin, katlanılmaz, diken takan güllere? Yoksa, kader mi, asıl, bu anlamsız saklambaç? Bir ömür kovalamak, lâkin bulmamak amaç? Niçin bu kısır döngü.. sonu ne, başı nere? Nedir beni yücelten, kaldırıp vuran yere?.. Müzmin Anonim

Çığlık eden Çığ mı?

Aşağıya alıntılanan yazı Cevdet Akbay'a aittir. Nasname.com'da ' Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ı Ne Yapsak? Beslesek mi, Assak mı?' başlığı ile yayınlanmıştır. Yazının aralarına kısa notlar düşüp, sonunda da bir iki kelâm etmek istiyorum.

Son günlerde medyada arz-ı endam eden Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ı aramızda tanımayan yoktur herhalde. Sağolsunlar, çivisi sökük hukuk sistemimiz ve üstün zekalı muhbir vatandaşlarımız olmasa ne Orhan Pamuk'u, ne Elif Şafak'ı ne de Muazzez İlmiye Çığ'ı tanıyacağız! Bir kitap mı yazdınız, reklam ajanslarına milyonlar aktaracağınıza kitabınızın bir köşesine bir iki cümleyle dahi olsa hassas konulara bir iki dokundurmada bulununuz, veya sivri bir iki laf ediniz. Mesela, dine ve dindârlara sataşınız... Ermeni soykırımı'nı dilinizde vird-u zeban ediniz, veya en hafifinden "Ermeni Soykırımı" tabirinin önüne "sözde" kelimesi koymayınız... Hainsavar muhbir vatandaşlarımızın vatansever savcılarımızı harekete geçirmesi sayesinde bir anda dünya gündeminin göbeğine bağdaş kurarak ünlü olursunuz. Kitâbınız da çok kısa bir zaman zarfında birçok baskı yaparak tatlı bir kazanç da elde edersiniz. Allah bin bereket versin!

Aynen öyle.. Konuyla alakalı değil, ama bu bana başka bir şeyi daha çağrıştırdığı için araya girmek istedim. [ne yani, kendi blogumda da istediğim gibi davranamayacak mıyım? :) ]

Belki okumuş olanlarınız vardır, Kâzım Karabekir Paşa'nın İstiklâl Harbimiz isimli (hayli de çok sayfalı, daha da önemlisi, içinde o günün yazışma dilinin kullanıldığı bol sayıda belgeler, telgraf metinleri vb olan) önemli bir eseri vardır. Bu eser önemlidir de, her faninin okuyabileceği bir şey de değildir pek (en azından ben çok zorlandım). İçindeki belgelerin dili bugünlerde kolay anlayaMAyacağımız bir dildir. Fakat, en önemli yerlerini kitabı tamamen okuyarak bulup çıkartmak zorunda değilsinizdir. Sağolsun, 1960'larda Savcılarımızdan birisi bu meşakkatli işi sizin adınıza halletmiştir. Kitap mahkemelerde sürünmüş ve Savcılık marifetiyle de özetlenmiştir. İşte, bu özeti, daha sonra beraat eden kitabın girişinde bulabilirsiniz. Başka bir deyişle, kitapların mahkemeye verilmesine her zaman kötü gözle bakmamalıyız. :)

Benim gibi, medyayı günlük takip edemeyenler, Wikipedia'dan İlmiye Çığ hakkında malumat sahibi olabilirler.

Bu değerli Sümerolog'u, aleyhine açılan dava münasebetiyle tanıdığımı itiraf etmeliyim. Gazetelerde çıkan fotoğraflarında görüldüğü kadarıyla güler yüzlü ve sevecen birisine benziyor. Bir çok gencin bile bilgisayardan bihaber olduğu 21. yüzyılın başında, ilerlemiş yaşına rağmen dizüstü bilgisayarıyla poz vermesi, teknolojiyi yakından takip ettiğini gösteriyor. Yukarıda verdiğim bilgilerde bazı boşluklar olduğunu farketmişsinizdir. Bu boşlukları da kendi ifadelerinden öğrenelim istedim. Açık Gazete'den (açıkgazete.com) Birsen Altıner ile söyleşisinden (6 Şubat 2006) çeşitli kesitler vererek İlmiye hanımı biraz daha tanıyalım:

"1914 Bursa doğumluyum. 1926 yılında Bursa Kız Muallim Mektebine girdim, 1931 yılında mezun oldum ve babamın da öğretmenlik yaptığı Eskişehir'de öğretmenliğe başladım. 1936 yılında Ankara'da Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinin ilk ve tek kez olmak üzere öğretmenleri kabul etmesiyle buraya kaydımı yaptırdım. Ben ve Hatice Kızılyay adlı bir öğretmen arkadaşımla bu fırsattan yararlandık ve fakülteye başladık." Ayrıca Hitit ve Sümerler'e olan ilgisinin de tesadüfen başladığını da bu söyleşiden öğreniyoruz. "Fakülteye kayıt yaptırdığımızda bütün bölümlerin dolu olduğunu söylediler. Sadece hocası yeni gelen Hititoloji bölümünde yer vardı. Yanında Sümeroloji, Arkeoloji ve yabancı dil de alacaksınız dediler. Biz de başka şeçeneğimiz olmadığı için kabul ettik. Ne benim ne de arkadaşımın konuyla ilgisi vardı. Bilgimiz de yoktu. Sümeroloji nedir, Hititoloji nedir bilmiyorduk, 'girelim de ne olursa olsun' dedik ve bölüme kaydımızı yaptırdık (...) Üniversiteyi 1940 yılında bitirdim ve İstanbul Arkeoloji Müzesine tayin öldüm. 33 yıl burada çalıştıktan sonra emekli oldum. Burada çalıştığım dönem içerisinde arkadaşım Hatice Kızılyay'la birlikte çiviyazılı belgeler arşivini oluşturduk. (...) Dr. Kraus'la birlikte bütün tabletleri tek tek konserve ettirtmeye başladık (...) 74.000 tableti tek tek arşivledik. Çevirdiğimiz tabletlerden 8 kitap basıldı. Kitapları MEB ve Tarih Kurumu bastı." İlmiye hanımın bu gayretini, çabasını ve üretkenliğini takdir ettiğimi söylemeliyim.

Muazzez hanımı ben daha önce, birkaç vesile ile, görmüşüm –can kulağı ile dinlediğimi söyleyemem, ama, galiba Hulki Cevizoğlu'nun Ceviz Kabuğu'ndaydı. Ve, galiba 28 Şubat sıraları ya da hemen sonraları idi. Kemalizm çizgisinde olduğunu sanıyorum; sanıyorum, çünkü Kemalizmin ne olduğunu halen tam olarak anlayabilmiş değilim. Eskiden biraz daha iyi anlıyordum, giderek anlamakta güçlük çektiğimi söylemek istiyorum.

Birsen Altıner'in "yanılmıyorsam okuyucuya ulaşan kitaplarınızı emekli olduktan sonra yazdınız..." hatırlatmasına karşılık verdiği cevaptan İlmiye hanımın ilerlemiş yaşına rağmen (ilk kitabı 1990'da, yani 76 yaşındayken çıktığını hatırlatalım) yazmayı seven bir insan olduğunu da görüyoruz:
"1990 yılında, Prof. Dr. Samuel N. Kramer'in Türkçeye çevirdiğim 'History Begins at Sumer - Tarih Sumerle Başlar' adlı kitap Türk Tarih Kurumu Yayınları'ndan çıktı. 1995 yılında Kaynak Yayınları'ndan 'Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sumer'deki Kökeni', 1996 yılında 'Sumerli Ludingirra - Geçmişe Dönük Bilimkurgu', 1997 yılında 'İbrahim Peygamber- Sumer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre', 1998 yılında 'İnanna'nın Aşkı - Sumer'de İnanç ve Kutsal Evlenme', yine aynı yıl 'Zaman Tüneliyle Sumer'e Yolculuk', 2000 yılında 'Hititler ve Hattuşa - İştar'ın Kaleminden', yine 2000 yılında 'Gılgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman', 2002 yılında 'Ortadoğu Uygarlık Mirası', 2003 yılında 'Ortadoğu Uygarlık Mirası 2', yine 2003 yılında 'Sumer Hayvan Masalları' adlı kitaplarım çıktı. Söz ettiğim kitapların hepsini Kaynak Yayınları bastı. Yine Kaynak Yayınları'ndan 2005 yılında 'Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği' ve 'Vatandaşlık Tepkilerim' adlı kitaplarım çıktı. 2005 yılında Epsilon Yayınları'ndan 'Atatürk Düşünüyor' adında bir kitabım daha basıldı. Bir de benim hayatımı anlatan Serhat Öztürk'ün kaleme aldığı 'Çivi Çiviyi Söker - Muazzez İlmiye Çığ Kitabı' var. Bu kitabı da 2002 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıktı..."
Söyleşide söz gelip mahkemelik olan "Vatandaşlık Tepkilerim" adlı eserine dayanıyor. Birsen Altıner'in "Söz kitaplarınızdan açılmışken 'Vatandaşlık Tepkilerim' adlı kitabınıza gelmek istiyorum (...) Kitapta, camilere aşk odası konulmasından imamların genelevlerde nikâh kıymasına kadar birçok konuya değindiniz. Yanılmıyorsam bir avukat hakkınızda suç duyurusunda bulunmuştu" ifadesine karşılık olarak verdiği cevaba dikkat edelim:
"Evet kitabımda söz ettim bunlardan. O sıralarda televizyonlarda, gazetelerde genç güzel başı bohçalı ve makyajlı bir hanımın tarikatlarda imam nikâhı ile seks yaptığını okuyunca çok kızdım. Benim inandığım Allah'ı kandırmaya çalışıyorlar, onu en aşağı şekilde kullanıyorlar, diye çok kızdım. 4000 yıl önce yüzlerce tanrısı, tanrıçası olan Sümerliler evlenmenin bir hukuki andlaşma olduğunu bilerek yargıç önünde onu belgelemişlerdir. Belgesi olmayan birleşmeler de evlilik sayılmamıştır. Madem dinimizde imam nikâhı ile seks doğal görülüyor, o zaman gizli yerlerde değil, eski mabetlerde olduğu gibi, camilere de birer aşk odası konsun, isteyen gidip orada bir imam nikâhı ile seks yapsın dedim. Böylece hem camiye gelir olur, hem de imam para kazanır. Fakat ülkemizde din kanunu değil, medeni kanun geçiyor. İmam nikâhı, diye hem kanunu çiğniyorlar, hem de Allah'ın adını kullanarak insanları kandırıyorlar. Yine televizyonlarda görmüştüm, Fatih'te bazı evlerde yapıldığı gibi geneleve de bir hoca konsun, geleni nikâhlasın, çıkanı boşasın diye yazdım."
Sümerler konusunda engin bir birikime sahip olan İlmiye hanımın çok önemli bazı toplumsal sorunlara (camilerde seks odalarının olmayışı, kerhanelerin girişinde polisle birlikte bir imamın da hazır bulunamayışı vs!) pratik çözümler getirme konusunda da epey istekli olduğuna şahit oluyoruz! Ben şahsen İlmiye hanımı suçlamıyorum, bu garip tavrı Türkiye'nin içinde bulunduğu "özel şartlara" bağlıyorum. Hem zaten Türkiye'nin sahip olduğu bu "özel şartlardan" dolayı her on senede bir demokratik sistemi askıya alıp suyunu çıkarmıyor muyuz, en azından halk olarak rafa kaldırılmasına sessiz kalmıyor muyuz? Dişi ağrıyanlarla dişçi, başı ağrıyanlarla doktor, et ihtiyacı olanlarla kasab ilgilenirken, iş dini mevzulara gelince herkesin müftülük taslayıp ahkam kestiği dünyadaki yegane ülke herhalde Türkiye'dir. Dolayısıyla İlmiye hanımın bu dahiyane çözüm tekliflerine karşı şapka çıkartmaktan başka bir seçeneğim de kalmıyor galiba!

Bu konunun geneli hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum, ama, burada Muazzez hanımın dediklerine azıcık takılmış olan Cevdet beye, bu bağlamda fiili bazı uygulamaların olabildiğini de hatırlatmak istiyorum. Bazı moderen cemaatlerde var gibi yani; emin değilim, çünkü mensuplarından değilim, fakat Radikal'deki şu yazıya (ve başka yerlere) bakıp 'cariye' kelimesini ararsak, şaşırtıcı sayabileceğimiz ilişkileri de okuyabiliriz sanıyorum. Aşağıdaki paragrafta geçen 'medyada çıkan doğruluk derecesi tartışılır haberleri referans al'mak buna atıf mıdır; bilmiyorum.

Latife bir yana, İlmiye hanımın medyada çıkan doğruluk derecesi tartışılır haberleri referans alarak İslam dinini aşağılaması ve müslümanları zan altında bırakması iyi niyetle açıklanamaz. Bu durumda İlmiye hanım ya medyanın dolmuşuna kolay binecek kadar saf veya bu gibi maksatlı haberleri bahane ederek dindârları rencide etme fırsatı kollayan bir islamofobisttir. Her iki durumun da İlmiye hanımın aleyhine olduğu kanaatindeyim. "Fatih'te bazı evlerde yapıldığı gibi geneleve de bir hoca konsun, geleni nikâhlasın, çıkanı boşasın" diyerek dindâr erkekleri kerhaneci, dindâr kadınları da fahişe göstererek dindârları töhmet altında bırakıyor. "Göğün fahişesi" olarak bilinen ve güzelliğin, aşkın, cinselliğin sembolü olan Sümer tanrıçası İnanna'dan etkilenmesini ve cinsel mevzulara olan merakını anlayışla karşılıyorum. Ama fantezilerine dindârları alet ve oyuncak etmesini yakışıksız buluyorum. Uluslararası bir üne sahip ciddi bir araştırmacının dini ve dindârları polemik malzemesi yapması, menfaatsiz dedikodularla kredisini tüketerek gülünç duruma düşmesine ciddi olarak üzülüyorum.

Bu satırlarda bir miktar haksızlık yapıldığını düşünmeden edemiyorum. Tamam, camilere aşk odası (conjugal cell) konulması abes tabii; ama, ondan ötesinde, Cevdet beyin itirazlarını –zemânede görmeğe başladığım trend itibariyle– (olmağa başlayan) realiteten kopuk saymak zorunda kalıyorum. Meselenin dindârları rencide edici yanı –olsa olsa– bu trendin artık dindârlar arasında da yer almağa başlaması olabilir. Bunları saymazsak, nikâhın belli bir minimum süresinin olmadığını da dikkate alarak, hem önerinin, hem de uygulamanın kitabına uygun olduğunu söylemek zorundayım.

İlmiye hanımın kitaplarında ve makalelerinde alay konusu ettiği ve "kerhane bileti" ile eşdeğer gördüğü, bilgisi olmayanların hakkında ileri-geri konuştuğu "imam nikâhı" ile ilgili olarak, günümüzde İslam Hukuku konusunda otoriter sayılan Prof. Hayrettin Karaman'ın Mukayeseli İslam Hukuku adlı kitabından "dini nikâh" ve "medeni nikâh" konusundaki görüşünü çok özet olarak aktarmak istiyorum: "İslamın evlenmeyle ilgili kuralları vardır fakat İslam dininde evlenme, 'medeni' (yanı sivil) bir tasarruftur. Nikâhın geçerli olması için dini bir makam, mesela imam veya müftü tarafından tasdik ve tescil edilmesi şart değildir. Nitekim fıkıhta nikâh 'ibadet' bahsinde değil, 'muamelat' (işlem) bahsinde yer alır."

Şimdi.. Evet, dini bir makam, mesela imam veya müftü gerekmediği gibi, bildiğim kadarıyla, şahit-şuhut da gerekmez. İki yetişkin arasındaki, yazılı ya da sözlü, mutabakattır. Böyle bakarsak, makam veya rütbe sahibi kişiler bu konuya, olsa olsa, görülen lüzum üzerine, dahil olmuşlardır. Taraflar, iki kişi, lüzum görülmüyorsa, bu unsurlar rahatlıkla devreden çıkarılabilir yani. Bunun daha iyi bir sonuç olup olmadığını tartışmıyorum, ama, bu böyledir.

Batı'da yaşayanların da gayet iyi bildiği gibi evlilik kayıtlarını kiliseler tutuyor. Osmanlı Devleti'nde bu işi mahkemeler yapıyordu. İslam literatüründe "imam nikâhı" diye bir kavramın bulunmadığını dini konular hakkında az-çok malumatı olanlar bilir. Bu kavram Osmanlı zamanından kalmadır. O zamanlar, nikâh işlemini yapacak mahkemlelerin bulunmadığı ücra yerleşim yerlerinde evlilik işlemlerini mahkeme adına yörenin imamları yaparlardı. İmamlar, mahkemelerin sahip olduğu bütün yetkiye sahip idiler. "İmam nikâhı"nin çok suistimal edildiğine maalesef şahit oluyoruz. Bayan ve erkek arkadaşlarımıza acizane tavsiyemiz: bu tür suistimallere açık olmasınlar, bayan kardeşlerimiz, her türlü haklarını güvence altında alacak bir anlaşma (resmi nikâh) ile evlilik müessesini oluştursunlar. En ufak bir şirket bile kurarken kılı kırk yarıyorken, evlilik gibi erkek-kadın arasındaki hayat boyu ortaklığı ciddiye almamak mümkün değildir. İslam Hukuku'nda kadının evleneceği erkeğe çeşitli şartları koşma hakkı vardır. Mesela "malın yarısı veya dörtte üçü benim olacak" gibi bir şart koşabilir (mehir). Birlikteliğin herhangi bir sebepten dolayı sona ermesi durumunda kadının mağdur duruma düşmemesi için gerekli olan her türlü önlem alınması şarttır.

Bunlara katılıyorum. Osmanlı'da –devlet idaresindeki disipline kıyaslarsak– sivil idarelerin kayıt ve arşiv disiplininin yok denecek kadar az ve olanın da berbat olması, veraset ve intikal açısından çok önemli fonksiyonları olması beklenen 'imam nikâh'ı dediğimiz şeyin anlamını yitirmesine yol açmıştır. İsmi vardı, cismi yoktur. Kadınlar ve çocukları bu yüzden mağdur olabilmekteydiler.

Çok basit kuralları maalesef ya bilmiyoruz veya yanlış biliyoruz. Mesela, İslam'a göre kadının gönlü olmadan kocası ikinci evliliği yapamaz, zorunlu durumlarda "dörde kadar hanım alma" yetkisi veriliyor ama bunun çok ağır sorumluluğunun olduğunu dolayısıyla bir evliliğin daha sağlıklı olacağı beliritliyor... Mesela kadın istemediği biriyle zorla evlendirilemez, kadın kocasından boşanma davası açabilir vs... Kadın hakları açısından resmi nikâhın, gece kondu mahiyetinde olan imam nikâhı'na tercih edilmesi gerektiğine inanıyorum. İlla da evlilik merasimine manevi bir manzara katmak isteniyorsa yazılı anlaşma (resmi nikâh) yapıldıktan sonra dini bir merasim de gayet tabii ki yapılabilir. Bu bilgileri bilgisine itimat ettiğim hatırı sayılır ilahiyatçılardan edindiğim bilgiye dayanarak yazıyorum, yoksa "Kimyacı müftü" olma hevesinde değilim.

Bu, 4 kadın meselesi giderek benim kafamı karıştırıyor. Yetimlerin hakkını yememek konusunda kendine güvenemeyenlere niçin (şartlı da olsa) 4 zevce ruhsatı verilmiştir bilmiyorum...

Bir de tabii, bu ağır sorumluluklardan hep bahsedilir de, fiili hayatta bunun ne anlama geldiğini açıklayacak bir vak'a ile karşılaşmış değilim. Buradan anladığım kadarıyla, bu ağır sorumluluk, ağırlıklı olarak vicdani ve itikâdi bir şey olsa gerek. Yani, 4 karısı olan ve sorumluluğunu yerine getirmemiş herhangi birisinin –hayattaykem– cezalandırıldığını ben hiç duymadım. Örnekleri varsa bilmek isterim. [Tamam, daha araya bir şeyler yazacak değilim; diyeceklerimi yazının bitişinden sonraya saklıyorum.]

Yukarıda bir nebze tanıma fırsatı bulduğumuz İlmiye hanım ile ilgili konumuza dönelim: Medyadan öğrendiğimiz kadarıyla İzmir Barosu'na kayıtlı avukat Yusuf Akın, Çığ ve yayıncısı İsmet Öğütücü hakkında "Vatandaşlık Tepkilerim" adlı kitaptaki bazı ifadelerden dolayı şikayette bulunmuş. Şikayete göre Çığ, kitabında başörtüsünün Sümerler'de genelev kadınları tarafından kullanıldığını yazmış. Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı da, Çığ ve yayıncısı aleyhine "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme ve aşağılama" suçundan dolayı dava açmış. Haberlere göre, Çığ ve Öğütücü'nün 9 aydan 1 yıla kadar hapsi isteniyor. 2005 yılında Kaynak Yayınları'ndan çıkan kitabın 48, 100, 150, 163'üncü sayfalarında yer alan örtünmeyle ilgili ifadeler nedeniyle açılan davada suç; "TCK'nın 125'inci maddesi ve 3'üncü fıkrasında basın yoluyla kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret, ve yine TCK'nın 216'ncı maddesi gereğince halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama" olarak belirtilmiş. Ayrıca, Çığ'i şikayet eden avukat Yusuf Aydın'ın dilekçesinde şu ifadeler yer alıyor: "Son derece hassas bir zeminde muhafaza edilmeye çalışılan dini ve laik değerler, böylesine hakaret dolu sözlerle eleştirilir ve kişisel çıkarlar uğruna uluorta provoke edilirse, bunun ceremesini yine Türk halkı çekecektir. Türk halkının değer verdiği, saygı duyduğu böylesine ciddi öğelere, böylesine aşağılayıcı bir şekilde saldırmak kimseye fayda sağlamaz."
Kitabın davaya konu olan ilgili sayfalarından kısa alıtılar yaparak olaya biraz daha yakından bakalım: "Başörtüsünün başlangıcı da Sümerlilere dayanıyor. Çoktanrılı olan Sümer dininde özellikle büyük tanrıların ve şehrin tanrısının evleri, daha doğrusu mabetleri var. Bu mabetlere isteyen kadınlar, tanrının gelini olarak giriyor. Bunların çok çeşitli görevi var. Bu görevlerden biri de kutsal bir görev olarak genel kadınlık yapmak. Bunların diğer rahibelerden ayrılması için başlarını örtmeleri gerek. Daha çok sonra İÖ 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunda evli ve dul kadınların da başlarını örtmesi şart koşulmuş. Böylece bu kadınlar da yasal seks yapan mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş olur. Bu gelenek önce Yahudi kadınlarına geçmiş, daha sonra da İslam kadınlarına uygulanmış (sayfa 163)."
Görüldüğü gibi, İlmiye hanım İslam Dini'nde olan bir kuralı Sümer fahişelerinin geleneğine dayandırılarak İslam Dini'ni açık bir şekilde aşağılıyor. Daha da ileri giderek işi iftiraya ve saldırıya kadar götürüyor: "Şimdi de bakıyoruz bazı başı örtülü kadınlar, din eğitimi veren dergahlarda seks yapıyorlar. Başı açık kadınlardan giden görülmüyor oralara. Madem ki dinimizde bir imam nikâhı ile seks döğal görülüyormuş, o zaman gizli yerlerde değil, eski mabetlerde olduğu gibi, camilerde birer aşk odası konsun, isteyen gidip orada bir imam nikâhı ile seks yapsın. Böylece hem camiye gelir ölür, hem de imam para kazanır! Canı seks isteyen kadınlar ve erkekler orada imam nikâhı ile kendilerine göre veya şeriata göre yasal seks yaparlar..." Seviyesi düşük bu iddiaları ciddiye alıp cevap vermek bile insanın seviyesini ciddi bir şekilde düşürüyor. Şimdi kalkıp ibadethaneleri kerhanelere çevirme projesine ne diyeceksiniz? Ya "başı açıklar mı daha çok fuhuş yapıyor başı kapalılar mı" gibi seviyesiz tartışmalar bize ne kazandırır? Seviyesizlik seviyesizliği doğurur. Bu seviyesiz sataşmalara ve tekliflere karşın biri kalkıp "madem öyle, cami benden fahişe senden!" diyerek kendilerini fahişe olmaya davet ederse İlmiye hanım ne cevap verecek? Koca bir kariyerin ve uluslararası ünün böyle seviyesiz cinsel argümanlara kurban edilmesi yazık değil mi?!
Ayrıca "Davaya konu olan yazı 1997'de Ütopya Dergisi'nde yayınlandığında herhangi bir tepki gelmemişti. 'Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni' kitabımda aynı bilgiler vardı. 1995'te yayınlanmıştı ve herhangi bir dava ya da tepki sözkonusu olmamıştı.(...) Bu tip rahatsızlıklar hükümetin mantalitesi ve onu takip eden insanlardan kaynaklanıyor (...) Danıştay'a yapılan saldırı ortada. Kitabımın haberi önce Zaman Gazetesi'nde yayınlanmış. Sonra İzmir'de bir avukat ihbarda bulunmuş. Bu çocukların kafaları maalesef bozuldu" diyerek dindâr insanları, Zaman Gazetesi'ni ve hatta A Parti Hükümeti'ni polemiğe çekmeyi de ihmal etmiyor İlmiye hanım! Kimin kafasının neyle bozulduğu aslında çok açık ama seviyesi düşük bir polemiğe girmemek için detaya girmiyorum.
"Bilgiler Prof. Schmöckle'nin 'Sümer' kitabında yer alıyor. Asur Kanunları'nda var (...) Şimdiye kadar en ufak tepkiyle karşılaşmadım. Ben bilimsel yazıyorum. Üstelik yorum yapmıyorum. Olanı yazıyorum" diyerek sanki Prof. Schmöckle sözkonusu kitabında "camilere seks odaları konsun, dini dergahlar fuhuş yuvasıdır" gibi seviyesiz ifadeler kullanmış gibi yazara (Prof. Schmöckle) da iftira atıyor! İlmiye hanımın lügatında "camilere seks odaları konsun," "dini dergahlarda fuhuş yapılıyor" iftiraları bilimsel ise, hakaret ve saldırının ne manaya geldiğini çok merak ediyorum doğrusu!
Bütün bu hakaret ve saldırılarına rağmen İlmiye hanımın kullandigi ifadelerden dolayı mahkemelerde süründürülmesine de kesinlikle karşıyım.

Cevdet beye bu en son cümle için teşekkür ediyorum –Muazzez hanım adına filan değil, kendi adıma. Fakat, yazının geri kalanında, katıldığım yerler olmakla beraber, katılmadığım bir hayli noktalar da var.

Bunlardan birisi de, söylenenleri İslam'a hücum olarak değerlendirimiş olduğunu sanışım var. Ben, Cevdet beyle aynı fikirde değilim; yani Muazzez hanımın dedikleri İslam dinini aşağılamak sayılmamalıdır bence. Aşağılamak, eğer arayacaksak, uygulamadaki halinin kendisine bakınca mecburen ve kendisinden ortaya çıkıyor.

Şunu demek istiyorum: Eşitlikçilik arzuları ve serbestleşmenin giderek daha bir tabana yayılmasıyla birlikte, din, ya da uygulayıcıları, arada sıkışıp kalmış durumdalar. Medeni (resmi) hukukun çizdiği çercevenin çok daha geniş halini temsil ettiğini iddia edebileceğimiz dinsel yorumlar, bu yorumların tanıdığı serbestiye ihtiyaç duyan kesimleri –ister istemez– dini kurumlara yöneltiyor. Din camiası da, bu taleplere cevap vermek zorunda hissediyor kendini –hacet kapısı.

Bu yöneliş, bence çok ilginç ve potansiyel anlamda çok da zararlı açmazlara yol açıyor.

Eldeki yazılı metinlerin fevkalade geniş yorumlanabilirliği ortada (nikâhın mecburi bir minimum süresi yok, diğer açılardan bağlayıcılığı da ilgili kişilerin gücüne kalmış). Bunun öyle değil de böyle olduğunu iddia edenler, iddia etmiş olmaktan öteye gidemiyorlar; otorite değiller. Yani, tanrısal bir otoriteleri yok.

Geleneksel haliyle, imam nikâhının hukuksal bir bağlayıcılığı yok. Ayrıca, çok da kısa zamanda gerçekleşebilen bir uygulamada belgeleri askıya çıkarmak, belli bir süre bekletmek, nüfus idaresinden sorgulamak vb hiç yok.

Bütün marifet, birkaç dua bilen (ki, o da gerekli değil) birisini bulmak (ki, bu da gerekli değil) ve çiftlerin keyfi elveriyorsa bir-iki de şahit... O kadar.

Bu akitte, yukarıda da bahsi geçen mehir filan da züğürt tesellisi bile sayılmaz. Ben, bugüne kadar, mehrin ciddiye alındığı bir boşanma duymadım. Nikâh sırasında latife/espri olsun diye söylenen bir şeydir artık bu.

Görüldüğü üzere, geleneksel nikâh (imam nikâhı) ciddiye alınmayacak kadar geniş, kolay ve muğlak...

Serbestlik, özgürlük vb açısından bakarsanız, ideal mertebede bir özelleştirme de diyebilirsiniz, fakat daha uzun erimli ve daha basiretli bakarsanız, hayli büyük mağduriyetlere yol açmak potansiyelinin olduğu da gün gibi ortada. Mağduriyetlere yol açacak bir uygulamanın yapılmasının da ahlâkî açıdan sorunlu olduğunu düşünmemek de imkansız...

Buradan şuraya gelmiş oluyoruz. Ellerindeki imkânlar (kayıt ve arşiv düzeni ve disiplinin yokluğu) ve yol açabilecekleri mağduriyetler dikkate alındığında, iğfâllere (aldatmalara, kandırmalara) yol açmak potansiyeli bu denli büyükken, halâ daha imam nikâhını uygulamaya devam eden din camiası (uygulayıcıları) –Cevdet beyin yorumundan çok farklı olarak– büyük vebal altına girmektedir bence...

Böyle bir vebalin varlığını, süslü kelimeler yerine, dobra dobra dile getiren Muazzez İlmiye hanıma yüklenmek bence talihsizlik ve haksızlıktır. Dini koruyacağız diye, onun uzantısı bir yanlışı sahiplenmek, ya da uygulamağa cevaz vermek, bence ne dini korumaktır, ne de imânı.

Bugün, arkamıza yaslanıp, heyecana kapılmadan, soğukkanlı bakarsak; mesele sadece aşk odalarının nerede olacağıdır da diyebiliriz..

Odaların camide fiilen olmayışı, sadece teknik bir detay sayılabilir. Yani, herhangi bir otel, kiralık ev –ya da her neyse– bunun yerine geçebiliyor. Camileri –camiler neden aniden kutsal oluyor sorusunu sormadan devam ediyorum– bundan arındırmış oluyoruz. İyi de ediyoruz, ama ugulamaya cevaz verilen yer/kaynak halâ daha camiler..

İmam nikâhı uygulması devam ettiği müddetçe, din camiası buna topyekün cephe almadığı, bunu durdurmadığı müddetçe, bu böyle olmağa da devam edecek bence.

Din camiası, nikâh söz konusu olduğunda, artık bir hacet kapısı olmadığını idrak ve kabul etmek zorunda, aksi halde cehennemin yollarının iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğunu, cehennemi görmeksizin, ispatlayacağımızdan endişe ederim.

Altı Beş Dört Dokuz Altı Beş

Size Karpuz Festivalinde frikik veren bir yavrunun ya da ona bakıp bıyık buran bir jönün resimlerini gösterip üzerinde gününüze ekstra neşe katacak yorumlar yapamayacağım bu sefer. Üzgünüm.

Daha da üzgün olduğum bir nokta, bu mübarek Ramazan Bayramının manâ ve ehemmiyeti hakkında bir şeyler söyleyememek, okuyacak olanların imân tazelemesine yardımcı olamamak..

Fakat, ben üzgünüm diye sizin de üzülmenize gerek yok. Matrak başka konu kalmadı sanki.. Var tabii, hem de çok.

Bir tanesine bakalım istiyorum. Hem de hatıralarımız canlanmış, TV karşısında patır patır yağan bomba filanı seyrederken duyduğumuz o heyecanı, maç seyreder gibi CNN filanın başından ayrılmadığımız o müthiş gerilimli anları da yâd etmiş oluruz.

Kimimiz kaptığımız bir iki kutu birayla ağzımıza gelen en sunturlu küfürleri savuruyor, kimiz de secdeye kapanıp dualar ediyorduk. Ne günlerdi dimi..

Sinop'tan Adana'ya çizilen bir hat ve bunun doğusunda, havaalanı, liman, topsahası.. ne var ne yok istedikleri; İskenderun'da askeri malzeme ve asker yüklü gemilerin bir çeşit çıkarma yapmak için bekledikleri o heyecan dolu saatler..

Çok şükür, son 2-3 yüzyılda belki de ilk defa akıllıca bir karar alıp, savaşa girmedik; daha da ötesi açlık sefalet de çekmedik.

Aradan epeyi zaman geçti. Acı günler değildiler pek, ama olsun; unuttuk çoğunu.

İyi de oldu, zaten hatırlayıp ne yapacağız?..

Fakat, hatırlamak bâbından değil de, isterseniz başka açılardan bir bakalım olan bitene... Bir çeşit televole denemesi sayın ve okuyun istiyorum. Hatırım için..

Aşağıda bir tablo var. Irak savaşından sonra, geçen 40 ay içinde savaşa bağlı sebepler yüzünden ölümlerin bir tablosu.

Savaşa bağlı sebepler ne demek?

Basit. Vurulup ölenler, bombalar yüzünden ölenler vs. tabii ki var bunun içinde, ama ayrıca başka şeyler daha var. Mesela, savaş yüzünden bozulan sistemin getirdikleri.. olmayan su, kirli su, olmayan ilaçlar, yapılamayan ameliyatlar, yetersiz sağlık hizmetleri, yetersiz beslenme.. bu tür aklınıza ne gelirse o sebepler...

Burada da, kıyaslama, daha önceki durumladır. Yani, güllük gülistanlık Irak'la, savaştan harabolmuş Irak kıyaslanıyor değildir. Savaştan önce uzun zaman ambargo altında inim inim inlemiş olan Irak'la, savaş yaşamakta olan Irak kıyaslanıyor.

Kimseyi rakkamlara filan boğacak da degilim. Merak eden, bu konuda yapılmış çok iyi ve ciddi bu çalışmaya bakabilir. [PDF dosyasıdır. Okumak için Adobe Acrobat vb. Gerekir] Bu tablolar da oradan alınmıştır. Tercüme etmek isterdim, fakat okuyacak kişi sayısının buna değeceğini sanmıyorum.

Neyse, size, leblebi-çerez cinsinden, kısaca bir iki rakkam verebilirim herhalde.

Mesela, şu olabilir: Ambargo zamanlarında, yani ilaç bulmanın mesele olduğu yıllarda, Irak'ta genel nüfusta her 1000 kişiden 5-6'sı ölürken, savaş başlayalı beri bu oran iki katına çıkmış –yani her 1000 kişiden 13-14'ü ölüyor.

Koşulların ne derece değiştiğine çok iyi bir örnek olsa gerek.

Şimdi de kısaca şu tabloya bakalım:

İlk ilginçlik, 60 ve daha yukarı yaşlarda görülen müthiş artış. Bu yaş grubu içinde, özellikle erkekler (fakat kadınlar da), kelimenin tam anlamıyla, neredeyse telef oluyorlar.

Sebebini tahmin etmek zor olmasa gerek. Sağlık hizmetlerinin yokluğu kadar, kendilerine bakacak genç bireylerin ortadan kalkması veya başka önemli şeylere yönelmesi akla ilk gelenler.

15 yaş ve altında kız ve erkek çocukların ölümlerinde de artış var, ve birbirine bir hayli de yakın. Bunun da, yaşlılarda olduğu üzere, ebeveynlerin ölümleri, sağlık hizmetleri ve beslenme yetersizliği gibi sebepleri olduğunu sanıyorum.

15 yaştan büyük, 60 yaştan küçük olanların oluşturduğu gruba bakarsak, bu aralık içinde erkek-kadın nüfüsun ölüm oranlarının çok farklı olduğunu görebiliyoruz. Özellikle, gençler ele alındığında, kadın ölümleri çok daha az.

Bu farkın her türlü açıklaması yapılabilir mi bilmiyorum; ama, Irak'ın kültürel yapısının bunda ciddi bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Yani, barış zamanında içeriye kilitlendiği söylenen kadınlar, savaş zamanında bunun avantajını yaşıyor gibi görünüyor. Buradan, eğer bu dediğim anlamlıysa, savaşın hiç eksilmediği bu coğrafyada, içeriye kilitlenmenin çok da kötü bir şey olmadığını bile çıkarmak mümkün sanıyorum. Ama, o apayrı bir tartışma konusu olur.

Gelelim, şimdi de, doğrudan doğruya şiddet yüzünden ölenlere.. Yani, vurularak ölenler, savaşta atılan bombalar yüzünden ölenler, araba bombaları, veya diğer benzeri sebeplerle doğrudan şiddet veya cana kasıt yoluyla ölenlere...

Bu tabloda, erkeklerin açık farkla öne geçtiğini görüyoruz. Bu da, yukarıdaki yaş grupları içinden, hem çocuklar hem de yaşlıların neredeyse hiç görülmediği bir tablo.

Bu tablodan, erkekler, özellikle de 15-45 arasındaki erkekler daha kahraman filan gibi hamasi şeyler çıkarmayacağım. Fakat, mücadelenin ne denli geniş bir yaş grubunu kapsadığına dikkat etmemiz lazım. Tabiri caizse, eli silah tutan herkesin katıldığı bir mücadele olduğunu anlıyorum.

Fakat, dahası da var. Bu yaş grubu, aynı zamanda, barış halinde olsaydılar, bugünkü kadroları temsil ediyor olacaktı. İş yapmak için en verimli yaşlar bunlar çünkü...

Bu yaş grubunun bu denli budanmasını görünce başka sebeplerden dolayı da üzülüyorum, çünkü, benzer bir durumu biz de Çanakkale Savunmasına kadar yaşadık. En iyi kadrolarımızı, tam da bu yaş grubundan, bir sürü cephede zayi ettik; şehit oldular. Şehit olmalarını kıskansak da, geride kalan nesillere aktarılacak olan bilginin bu ölümlerle müthiş bir kesintiye uğradığını da görmemiz lazım...

Bugünkü Irak, yukarıdaki tabloya baktığımda bana bunu anlatıyor... Yani, Irak budanıyor..

Arapları sevmeyebilirsiniz, –ki, bence çok da anlamlı sebeplere dayanmaz– ama, Irak'ın bu durumuna sevinmek isteyeceğinizi hiç sanmıyorum.

Ha.. bu arada, yukarıdaki 'Altı Beş Dört Dokuz Altı Beş' sayıları benim banka hesap numaram değil; Irak'ta, son 40 ayda (3-3.5 sene içinde), sebebi savaş olan ölümlerin toplam sayısıdır: 654,965 kişi.

Yazıyla: Altıyüz ellidört bin dokuzyüz altmışbeş insan..

Matrak değil mi..

Pek de değil gibi.. Peki, keyfinizi kaçırdıysam üzgünüm, size Karpuz Festivalinde frikik veren bir yavrunun ya da ona bakıp bıyık buran bir jönün resimlerini gösterip üzerinde gününüze ekstra neşe katacak yorumları da içeren, aynı zamanda da bu mübarek Ramazan Bayramının manâ ve ehemmiyeti hakkında bir şeyler söyleyip, okuyacak olanların imân tazelemesine yardımcı olacağım bir yazıyı da ilk fırsatta yazmağa çalışacağım...

Altıyüz ellidört bin dokuzyüz altmışbeş insanı unutunca..

Endişe etmeyin; ben de çabuk unuturum..

Bayramım imdi...

N'oldu bu gönlüm, n'oldu bu gönlüm Derd-ü gâm ile doldu bu gönlüm... Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm, Yanmada dermân buldu bu gönlüm... Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan, Yanmada oldu derdine dermân... Pervâne gibi, pervâne gibi Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm... Gerçi ki yandı, gerçi ki yandı Rengine aşkın cümle boyandı... Kendinde buldu, kendinde buldu Mâtlubunu hoş buldu bu gönlüm... Bayram'ım imdi, Bayram'ım imdi, Bayram ede[r]ler Yâr ile şimdi... Hâmd-ü senâlar, hâmd-ü senâlar Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm... Hacı Bayram-ı Veli [Numan; 1352-1436, Engürü (Ankara)]

Sen...

Farklı bir şeyler duydun ve uydun her sene sen Moda diye yüzünde besledin çingene sen Zulûm ettin zavallı yenilenmeyene sen Bitmeyen kaçmağından kaçtın kaçtın yine sen

Yayansın

Yayansın... Mâdem ışık yayansın Tarafsın hakka yansın Ruhuna vursun yansın Yakıt, sabrın. Dayansın Ko kolların da yansın!

Müzmin Anonim

[Hoyrat/mani tarzıdır. Gerçi, hoyrat formu genellikle 4'lüdür.]

Zevcini kendisiyle aldatan hain zevce..

Ne olacağım dememeli.. bana ne demeli.. Orası öyle de, her zaman da aklımıza gelmiyor; fakat, mesele o da değil, daha önemli, çok daha önemli şeyler var hayatta.. Gecenin bir vaktinde, şöyle bir dolanasım geldi, aradabir yaptığım üzre Haber3.com isimli siteye de yolum düştü; haberleri kısa başlıklar halinde, komprime, dizerler; siz de beğendiğinizi seçersiniz. Giderek azalan manav tezgahları gibi; tek farkı bugüne kadar poşete çürük sokuşturmamış olmaları.. O da olacak, tabii, ama henüz müşterinin ayağı alışsın istiyorlardır eminim. Neyse. Bir haber başlığı gözüme ilişti. "Çapkın koca baltayı taşa fena vurdu !".. Hoş bir magazinel haber olabilirdi.. Çok sık olunca fazla oluyor da, aradabir bu tür şeylere de bakmak iyi geliyor. Sosyoepistemolojik saiklerle, toplumu daha iyi tanımak açısından... Geçenlerde de, şaşkın bir aşığın sabahın seherinde, köy yerinde, yanlışlıkla, sevgilisi yerine, 5 çocuklu bir kadını kaçırmağa kalktığını okumuştum. Aşkın gözünün kör olduğunu tabii ki bilirdim, de tavuk karası denen --alacakaranlıkta seçememek gibi-- bir illete düçar olduğunu bilmezdim. Hikayeyi kısaca nakledeyim de, benden beri kimseler zan altında kalmasın. Ben gazetenin yalancısıyım. Yani, yalan dediğim neredeyse kesin de, vebali benim boynuma değil. Yalansa, yalana bonus palavralar katarak aktarmağa ayrıca gerek duymuyorum demek istiyorum. Neyse, hikaye şöyle: İkisi de yirmili yaşların altında olan (öyle hatırlıyorum da, kız sanki bir hayli daha küçüktü) kız ile erkek cep telefonu marifetiyle tanışır, birbirlerini severler, moderndir ve normaldir ama, aksilik ve gericilikten başka bir şey bilmediği aşikar olan aileleri bu beraberliğe karşı dururlar. Bunun üzerine, gençler de çare üretirler. Karar verirler, sabahın köründe kız evden çıkıp köyün çeşme başında bekleyecek, çocuk da beyaz arabasıyla (rengini ben uydurdum, ama, yakıştı) gelip kızı mutlu geleceklere alıp götürecektir. Köy yeri olduğu için, dikkat çekmemek amacıyla, kızın modaya uygun bir şalvar giymesini de kararlaştırmış olmaları beklenir. Köy yeri dedik ya; zaten millet sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, bir de Ramazan faktörü, yani sahur filan.. köyde seher vakti hareketlilik dikkat çekmez pek. Üstelik gelecek olan araba da bir Mercedes'tir. Kararlaştırdıkları üzre, beyaz arabasıyla, beraberinde de bir iki seyis arkadaşı ile esas oğlan zuhur eder. Alacakaranlıktır daha. Ağırdan almağa da gelmez. Çeşme başında bekleyen hatun kişiyi derhal derdest edip yola sermek gerekir.. Fakat, aksi şeytan, çeşme başımda bekleyen kişi yavuklu değil, sahur vakti su almağa gelmiş olan 5 çocuklu bir başka hatun kişidir ve bu işgüzar üstelik bu çocuklarla gitmeğe pek de gönüllü değildir. Gönülsüzlüğünü de, hiç yeri ve zamanıymış gibi, feryad vü figanla dile getirince bir çuval incir ve dolayısı ile, seven gönüllerin kavuşmak ihtimalleri mahv vü perişan olur... Olaya, sırasıyla, köylü, Jandarma ve ardından da Türk Adliyesi karışır.. Dava halen devam ediyor olabilir; dolayısı ile mahkeme zabıtlarının yayınlanması an meselesi. Gelişmelerden haberdar olursam, sizi de düşüneceğim, merak etmeyin. Aklımın bir kenarında, cennet vatanımın bu tür lüzumsuz dertleri; asıl yazıyı okumak istedim. Azıcık okudum, ve başlığın aslında ve kesinlikle yanlış atıldığına kanaat getirdim. Doğrusu benim burada kullandığım şekliyle olmalıydı. O hikayenin hülasası da şu: Tebabetle iştigal eden çiftin enteresan sergüzeşti dile düşürülüyor. Adam, doktor --yani, tabip--, anlaşılan hemşirelere yöneltmiş ilgisini daha çok. Günahını almayayım, belki hemşireler adamın aklını çelmiştir --ki, kadın şeytandır hipotezi de bunu bilhakkın destekler. Adam, bütün masumiyetiyle, kimbilir hangisinin ne gibi dertlerine emayıl ve çet isimli gavur icadı şeylerle cevap bulmak, yardımcı olmak için çırpınırken, önüne ve elinden geleni yaparken, karısı --ki, o da bir doktor, yani tabibe-- durumdan şüphe vazifesi çıkarır. Ateş olmayan yerden duman çıkarmak amacıyla, adamın emayıl, çet ve diğer bilumum umum hemşirelere yardım amaçlı kullandığı iletişim şeylerinin parolasını filan ele geçirir. Kadının fettan bir şey olduğu böylece besbellidir. Ondan sonra da işe koyulur. Bu kanallarda, kendisini, kendi kocasına bir hemşire olarak tanıtır ve yardımlar ister. Ama, adamın aksine, kadın kötü niyetlidir --şeytan dedik ya. Yazışırlar, çetleşirler ve adamı sonunda hain emellerine kurban olmağa ikna eder --bir yerde buluşacaklardır. Fakat, hain kadının niyeti bambaşkadır, benim masum hemcinsiyet kardeşimin aksine; buluşma amacıyla hastaneden çıkar da, buluşacakları yere gitmek yerine, yolda bir lagalüga radyosunu arar. Kendi kocasını, kendi elleriyle, yoldan çıkarmış olduğunu itiraf edip pişmanlık, nedametler beyan etmek şurada dursun, tam 25 dakika boyunca hem bu marifetlerini anlatır car car.. hem de o masum kardeşimizin ipliğini pazara çıkarır.. Ardından da adamı boşar. Bu sütten çıkmış beyaz kaşıktan daha ak, doğmamış bebekten daha günahsız kardeşimin söyleyebileceği tek cümle "Çok pişmanım. Ondan özür diliyorum" iken, acımasız ve hain kadının son sözleri, gözünü kırpmaksızın adamın kalbine kalbine soktuğu kamayı bir tur daha döndürdükten sonra, şunlar oldu: "10 yıldır yatakta taklit yapıyorum. Söyledim, rahatladım".. Şimdi.. sorarım size, 10 senedir masum kocasına böyle bir yalanı yaşatan birisinin bu yaptıklarından sonra siz de benim gibi düşünmez misiniz? Kulağıma aradabir çalınan, dinen 'kadın şeytandır'da bir hikmet yok mudur; hadi dini filan bir yana bırakalım, Hz Zübeyde Anamızın 'Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı olur' deyişi de mi gerçekleri yeterince sarih ve bariz kılmıyor?.. Tabii ki kılıyor. Durum ayan beyan ve acı bal gibi ortada. Ama, bu kısa ve acıklı hikayenin daha derin anafikirleri var. Bunları da açıklamak, bu mübarek günde bazı önemli gerçekleri, geleceğimizi tehdit eden tehlikeleri özellikle tebarüz ettirmem, ve annelerimizi uyarmam gerektiğini düşünüyorum. Anneler, annelerimiz, lütfen iyi düşünün.. Kızlarınızı okutmayın. Görüyorsunuz işte, nelere yol açabiliyor bu. Kendi kocasına, kendisini, bir başkası sandırtarak onu yoldan çıkartmak ne demektir.. şeytanın bile aklına gelmez bu.. ama, zaten fıtratta var olan bu yetenek, üstüne üstlük bir de okumuşlukla birleşince, gördüğünüz üzre, inanılmaz boyutlara varabiliyor. Evet, okutmayın. Toplumun sağlığı, geleceği, herşeyi sizin elinizde. Bunun, laikçilik dahil, dinimizde yeri olduğunu da biliyorsunuz. Üzerinizde en ufak bir hakkım ya da hatırım varsa, istriham ediyorum, çok iyi düşünün. Biz erkekleri de siz emzirdiniz, büyüttünüz; bizim masum olduğumuzu en iyi siz bilirsiniz.. Tekrar söylüyorum, yalvarıyorum: Okutmayın. Ayrıca, ve bilhassa, bu yazıyı lütfen kızlarınıza hiç okutmayın. Yanlış anlayacaklarından, ve daha da beteri, beni doğduğuma pişman edeceklerinden korkarım. Ama, siz benim hüsn-ü niyetimi biliyorsunuz; beni o fettan şeytanlardan koruyacağınızı da ben biliyorum; canım anneciğimlerim benim. Bu mübarek Ramazan Bayramını sizlerden uzak ve mahzun geçirdiğim için ne kadar üzgünüm bilemezsiniz, ilk fırsatta gelip o gül deren ellerinizden öpmek, nurlu yüzünüzden şefaatlere vasıta dilemek, mukaddes nefesinizle hayır dualarınızı almak istiyorum inşallah. Kalbi, sütünüz kadar, temiz bu evladınızı da, dediklerini de, hiç unutmayın e mi... Hadi, çok öptüm..

Beni beni..

Cümlelerden sapmışım Tutabilmez söz beni Ateşten ev yapmışım Yakmaz artık köz beni Kalp sağır, gözler körse Akıl ver ve çöz beni Zındığım, böyle görse Atgözlüklü göz beni Gözleri dört bir yanın Bakar da görmez beni Sonundayım sühanın Reddetme bu kez beni Sen değil, beni sakla Ve dinleyip sez beni Bu şüpheyi ya pakla Ya da yoket tez beni

Müzmin Anonim

Akrep sevişmesi

Akreplerin nasıl seviştiğini bilir misiniz? Ben de bilmem; hiç rastlamadım. Akrep görmüşlüğüm vardır tabii, ama, sevişmelerine hiç rastlamadım yani. Ama, görenler, bilenler, akreplerin çok dikkatli seviştiğini söylerler hep.. Dedim ya, ne bu sahneyi görmüşlüğüm var, ne de görmek için özellikle can atıyor olduğumu söyleyebilirim. Zaten, pornografik içerikli şeylerin meraklısı olmadım hiç bir zaman. Yanlış anlamayın, iki akrebin sevişmesinin pornografik bir yanının olduğunu filan söylemiyorum, her ne kadar bunun da meraklısı olan bestiality fanatikleri olabilirse de, bu tür şeyler genelde kimsenin pek de seyretmediği belgesellere konu olur. Belgesel meraklıları da vardır, tabii; ama, kimisi korktuğundan, kimisi de iğrendiğinden olsa gerek, akrep sevişmesinin nasıl olduğu çoğumuz için bir muamma olarak kalır. Ya da, belki şöyle demek daha doğrudur: Ta ki, ben burada bu konuyu açana kadar, eminim çoğumuzun aklına bile gelmemiştir akrep sevişmesinin nasıl olduğu.. Ama, bundan sonra da akıllarından çıkartmayacakları bir muamma olarak kalacak. Tıpkı, o, kırmızı gözlü tonton tavşan mevzuu gibi... Bunları dedikten hemen sonra da, şunu açıklığa kavuşturmam gerekiyor: Akrep sevişmesinden bahseder bahsetmez küt diye pornografiden, bestiality'den laf açmamın sebebi, börtü böceğin, haşaratın bu tür eğilimleri olduğunu düşünüyor olduğum anlamına gelmez. Hiç bir zaman bir akrep olmadığım için, ne düşündükleri hakkında en ufak bir fikrim olmamakla beraber, yaygın kanıya ben de katılarak, akreplerin düşünme yeteneklerinin olmadığını kabul ederim. Düşünme yetenekleri yoksa, ya da en azından iyi düşünmediklerini varsayıyorsak, yaptıkları işe de sevişme demek doğru değil bence. Yani, içinde düşünmek yeteneği olmayan şeye sevişme diyemeyiz herhalde. Bu, olsa olsa, cima yapmak anlamına gelir ki, bu da çoğunuzun bildiği üzere mekanik bir faaliyettir. Bunu insanlar yapınca, içinde duygu düşünce olmayınca, adına da ya fuhuş diyoruz ya da porno. İşte, beni de akrep sevişmesinden bahseder bahsetmez küt diye pornografiden, bestiality'den laf açmağa götüren de budur. Yani, iki akrebin sadece dölllenme amacıyla kısa bir zaman için bir araya gelmesi ve cima yapmasına insanların sevişme demesindeki çelişki.. Yok işte. Akrepler düşünebilen yaratıklar değildir, düşünceleri de yoktur, duyguları da. Onların yaptığı, doğal, fakat mekanik bir işlemdir. Cima yapmaktır. Sevişme değildir. Tamam mı. Aklınızda bulunsun. Sevişmek, birbirini karşılıklı sevmektir. Akrepler bunu yapmazlar. İki akrepten birisi, bu mekanik işlem sırasında azıcık bir yamukluk görse, diğerini cart diye oracıkta sokar öldürür. Onu yemeğe bile tenezzül etmez, onu orada öylece geberik bir halde bırakır gider. Sevmek bu değildir ve, tahmin ettiğiniz üzere, insanlar böyle yapmazlar. Bütün bunları yazdıktan sonra, aniden aklıma geldi: Benim bu yazıyı yazmaktaki amacım, millete zooloji kursu vermek değildi, zooloji üzerinden ahlak okumaları da yapmak peşinde değildim. Tamam, atıfta bulunurken bir çelişkinin varlığına işaret etmek ve bunu sergilemek hoş bir malumatfuruşluktur, ama o kadar. Yoksa, bana ne akreplerin neyi nasıl ve ne gibi endişelerle yaptıklarından.. Benim yazış sebebim, kıymetli okuyucularımı, ya da okumayıp bakıp geçenlerimi, Internet üzerinden gönül bağları kurmak konusunda bir defa daha uyarmak idi. Çünkü, ne siz muhatabınıza yeteri kadar itimad edebilirsiniz, ne de muhatabınız size. Sürekli bir 'acaba'lar labirenti içinde olursunuz... Akıl işi değildir demek istiyordum. Önce kimin aklı başına gelirse, o, ötekini bırakır. Tabii ki, aklı başına gelen, bir akrep gibi ötekini sokup öldürmez genelde. Bırakıp öldürmek de mümkündür ve daha insanîdir. Akrep sevişmesi nereden bu konuya bulaştı da bütün yazının seyrini değiştirdi? Vermek istediğim mesajın da içine etti.. Bilmiyorum. Fakat, acelem de var. Bayram hazırlıkları filan için çıkmak zorundayım. Bu kadar şeyi yazdıktan sonra silip atmak da içimden gelmedi. O yüzden yayınlıyorum, yoksa yeniden yazacak olsam çok daha güzel ve duygusal içerikli bir şeyler yazardım. Daha da anlamlı olurdu. Ama, kısaca toparlamak gerekirse. Şunları demek istemiştim: Internet üzerinden tanışmak akrep sevişmesine benzer (tamam, tamam yanlış ve çelişkili bir benzetme, ama siz de oraya takmayın artık), muhatabınız (ya da siz) akrep değildir büyük bir ihtimalle, ama, dikkatli olmakta fayda vardır. Yanlış yapacak olsanız da, dikkatli olmanızda fayda vardır yani. Yok yok, gene olmadı. Bu yazı kolay adam olmayacak. Neyse, başka bir zaman devam eder ve daha eli yüzü düzgün bir şeyler yazmağı denerim. Şimdilik bununla idare ediverin..

Kalbeyle..

Onbir aya bir sultan yollarına râm âzân Hasret koymadı şükür tez geldi bu râmazân Vuslatı açlığımdı halveti burama zan İftârı gün ortası bayramı yaramaz ân

Bambaşka..

Baş döndüren derler ya, öyle afet dişi bu Sıradan fıstık diil, huri hatun kişi bu Cehennem meleği, yav, belli aşkın işi bu Alev alev yakıyo, abi, man-yak bişi bu Müzmin Anonim

Çınar.. [I]

Gövde, beden yaşlanmış.. ruh kime hayât versin Bırakıp gitmek kader, tekrar başlamak hülyâ Tomurcuksuz dallarda gözyaşları yeşersin.. Boşalsın gelsin gökler katran dökercesine Ne farkeder ki artık, yansın yarılsın dünyâ Ağaç uykuya dalsın.. gece çökercesine.. Ömrün selinde ağaç, dal-be-dal pıtrak düşsün Hep toprağa yapraklar düşecek değiller yâ Bu defa ağaç yatsın.. üstüne toprak düşsün... Müzmin Anonim

Fıtrat

Beceriksiz biriyim.. hisseder de diyemem Kalbimi koparsalar, gık demem, inleyemem.. Neyleyim beni böyle kahreden metaneti? Fıtratı ben seçmedim; kim seçer bu laneti ! Müzmin Anonim

Rum, Ermeni, Musevi..

Uzun zamandır kafamı meşgul eden, çoğunuza da anlamsız geleceğini sandığım, bir soru olageldi hep. Zaman içinde, çıkarsamalarla falan bazı cevaplar, cevabımsılar, buldum gibi, ama, emin değilim.

Neyse. Önce soruyu söyleyeyim, sonra da cevabımsılarımı. Ardından da çıkarsamalarımı...

Hepimizin ezbere bildiği üzere, Türkler, Anadolu'ya resmen 1071 yılında Malazgirt Zaferi ile geldiler. Resmen diyorum, çünkü savaş-mavaş yapmaksızın, daha önceleri sessizce gelip yerleşenler de olmuş. Ama, benim ilgi saham değil, dolayısıyla bunları geçmek isterim.

Savaşla geldik. Kabul.

Galip geldik, ve yerleştik. Kabul.

Fakat, hepsi o kadar mı?

Yani, son derece centilmen bir dövüş sonrasında mağlup taraf edebini takınarak sahneyi terk mi etti? Hadi diyelim terketti. Peki de, 'Aman yarabbi, Türkler nihayet buraları da teşrif etti; acele edin, misafirhaneleri temizleyin, ziyafetler, toylar, şenlikler düzenleyeceğiz' mi dedi Anadolu'daki bütün ahali.. hem de bireysel anlamda tek tek..

Bu bana o kadar anlamlı gelmiyor. Kimse durup dururken, hariçten gelen bir unsuru kolay kolay kabul etmez. Öyle ya, herkesin iyi-kötü kurulu bir düzeni var, ve misafir bile bir kaç günden fazla pek çekilir bir şey değildir. Üstelik, savaşla da gelmiş..

Değildir de, bunun tersinin olduğuna dair pek de bir emmare de yoktur gibi. Yani, Malazgirt sonrası Anadoluya yavaş yavaş yayılmağa başlayan Türklere karşı ciddi bir karşıkoymaya pek rastlamıyoruz, kıyımlar, zulümler, soykırımlar, şunlar bunlar pek olmuş gibi değil. En azından ben rastlamadım. Olsaydı, cemaatlerin hafızası niteliğindeki din adamlarının kayıtlarında, yazdıkları şeylerde bunlardan bahislere rastlardık.

Tamam, ben tarihçi filan değilim, ama, bugüne kadar baktığım her şeyde bu tür bir iz aradım; rastlamadım. Tabii ki, rastlamak istediğim için değildi, ama, rastlamamış olmak bana çok ilginç geldiğinden dolayı aradım. Bugün, yani Türkler aleyhinde herşeyin konuşulduğu bir zamanda, 'sizin eskiniz de böyleydi' demek için dahi olsun, bulunup ortaya çıkarılırdı demek istiyorum.

Rastlamış olsam, normaldir diyecektim. Çünkü, bütün istila hareketlerinde yerel direnişler, kıyamlar, karşılığında da kıyımlar olur. Olmasa daha iyi olur tabii ama, tarih iyi dileklerle yazmıyor kendini; bunlar oluyor. Olunca da, tarihsel seyir açısından, normal saymak gerekir.

Fakat, Türklerin gelişinde, bu, yok gibi. Yok ise, yani önemli sayılacak bir direniş görülmemiş ise, buralarda bir yerlerde bir fevkaladelik olması lazım. İstisnai bir durum. Ve, istisnai durumlar açıklama gerektirirler.

İşin ilginç tarafı, bence bu kadar istisnai olmasına rağmen, hakkında doğru dürüst bir açıklama yoktur ortalıkta. Bırakın açıklama bulmağı, ilginçliği üzerinde de duranımız yok gibi.

Sanki bir film çekiyoruz ve asıl anlatacağımız hikaye hep kahramanlık destanları filan olduğu için, bu sahneyi sadece hikayenin nerede başladığını göstermek için bir resim gibi kullanıyor, ve derhal asıl hikayeye geçiyoruz.

O kadar...

Ardından da, Mohaçlar, Çaldıranlar, Otlukbeliler, Dandanakanlar.. nal sesleri, ardına kubbeler serpen ordu.. vs..

Bunlar tabii ki önemli, ama, sadece ilköğretimde önemli.. Oradan sonra, bence, Malazgirt'ten hemen sonrası hakkında düşünmek gerekiyor.

Nasıl oldu da, bu kadar sorunsuz başladı bu hikaye?

Yani, tılsım neydi?

Bulabildiklerim, bana bir tılsım olduğunu söylemiyor; ama, bilmek gereken bir kaç ilginç şey var sanki.

Kısaca bahsedeyim.

Başlıca etken, Bizansın –yani Doğu Roma İmparatorluğunun– resmen değilse bile fiilen kendi ağırlığı altında çökmüş olduğu bir zaman diliminden bahsediyoruz oluşumuz olsa gerek.

Devlet mekanizması –amiyane tabirle– yalama olmuş, olağanüstü verimsizliklerle yalap-şap çalışıyor, ya da çalışıyormuş gibi yapıyor... Devletin en başta gelen görevi, yani asayişi sağlamak, esasen dumura uğramış. Asayişi sağlamak, her şehrin, yerleşim biriminin kendi imkanlarına kalmış; buna bir çeşit zorunlu özelleştirme de diyebiliriz.

Her yerleşim birimi bunu kendi başına yapmak zorunda olunca, çok pahalı olduğu için, çareyi kendilerini duvarlarla çevrelemekte bulmuşlar; yerleşim birimlerinin etrafı surlarla örülmek zorunda kalmış... İyi fikir. Bir defalığına yapılan böyle bir yatırım sayesinde, uzun süre bakım ve masraf istemeyen bir savunma sağlanmış olur.

Olur da, bu, aynı zamanda, o birimin kendisini duvarlar arasına hapsetmesi anlamına da gelir. Ticaret yavaşlar, refah da giderek düşer. Duvarın dışında kalan taşralılar eşkiya, içinde kalanlar da sefil olurlar.

Hantal ve verimsiz çalışan devlet mekanizması, herhangi bir hizmeti çok pahalıya maletmek zorunda olduğu için, refahın artmasına yardımcı olacak yatırımlar yapmak bir yana, mevcut hizmetleri dahi –yalap-şap da olsa– yerine getirebilmek için daha fazla, daha yüksek oranlarda vergi toplamağa yönelmeğe mecbur olur.

Devlet almağa mecburdur da, ahalinin bu vergileri ödeme gücü yoktur. Ahali, hizmet alamadığı için, kendisi bunları zaten üstlenmiş, ve külfetin ağırlığı altında da eziliyordur. Dolayısıyla, vergi talebi red ile karşılanır. Bunun üzerine, Devlet celallenir, kendi ahalisi üzerine ordu yollar, tedip etmeğe çalışır. Başarılı olsa da olmasa da kaybetmeğe mahkumdur ya, başarısız olduğu anda, ilgili yerleşim birimi, şehir, otomatik olarak bir şehir devleti haline gelmiş olur.

Bir tane, iki tane.. derken, ortaya bir sürü irili ufaklı, dükalıkımtrak yapı çıkar.. Ve, bunlar da birbirleriyle düşük yoğunluklu kavgaya tutuşur.

Benim oluşturabildiğim resim, vardığım tasvir, aşağı yukarı böyle.

Böyle de... bu, herşeyi açıklamağa yetmiyor.

Yani, Türkler geldi, ticareti canlandırdı, ardından da asayişi genele yaydı ve herkes memnun oldu demek yetmiyor.

Başka temel bir şeyler daha olması gerekiyor.

Gerekiyor düyorum; çünkü oradan itibaren film kopuyor. Bomboş..

O boşluğu, kendimce, ve teorik uydurmalarla doldurmak zorunda kalıyorum.

Yani, yukarıdakilerin bilimsel (ne demekse) olduğunu zaten iddia etmemiştim; okuduklarımın kabaca bir özeti olduları için, yine de akla daha yakın olduklarını sanıyorum.

Buradan aşağıda söyleyeceklerim ise tamamen spekülasyondan ibaret. Baştan uyarmış olayım.

Tekrar kabaca baktığımı kaydederek, ben, Anadolu'da, bizden önce üç ana unsur olduğunu düşünüyorum. Üç 'millet' (inanç kümesi). Rumlar, Ermeniler, ve Museviler..

Sayısal ya da siyasal açıdan birbirlerine oranlarını bilmiyorum, ama, bu üç unsurun esas unsurlar olduğunu farzedebileceğimi düşünüyorum.

Ve, sağda solda rastladığım bilgi kırıntılarını ciddiye alacak olursam, bu üç unsurun birbirleriyle bir hayli kavgalı olduğunu da söyleyebilirim zannedersem.

Kökleri çok eskilere giden, zamanla da pekişen, bir dizi kandavası var aralarında. Bu kandavalarını tek tek sayacak kadar detaylı bilmiyorum, pek açıklanmıyor, ya da ben bulamadım; ama varlığını hissediyorum. Veya, bu teori ya da spekülasyonun anlamlı olabilmesi için böyle olmalıdır diyorum.

Ve, eğer bu doğruysa, yani, bu üç unsurun, birbirleriyle, kökleri çok eskilere giden, zamanla da pekişen, bir dizi kandavası var ise, ve Anadolunun asayiş açısından durumu da yukarıda tasvir ettiğimiz şekildeyse, ancak o durumda Türklerin gelişi bir çıkış, bir taze hava esintisi olmuş olabilir.

Türkler, bir yandan asayişi sağlarken, ticaretin canlanmasının altyapısını oluştururken, refahın artmasına imkan hazırlarken, bu kandavalı unsurların herhangi birinin yanında yer almaksızın ortada durmuş iseler, ki öyle görünüyor, o zaman, ne kıyam ne de kıyım olmasına gerek yok. Kandavasından, ve sefaletten bezmiş olan ahalinin bu durumdan memnun olacağını görür gibi oluyorum –tabii ki, faraziyelerim doğru ise.

Bu faraziyelere, varsayımlara, çok fazla itibar etmek gerekmediğini ben de biliyorum, ama, o zaman da başka açıklamalar gerekiyor.

Faraziyelere iman etmek anlamlı değil; aslolan temel soruya cevap bulmak. Yani, 'nasıl oldu da, Türkler buralara kıyamsız, kıyımsız yerleştier?' ya da 'gerçekten kıyamsız, kıyımsız mıydı, değilse neler oldu da biz bilmiyoruz?'

Her ne ise, bu faraziyelerin önemli derecede isabetli olduğunu düşünüyorum, çünkü Türklerin kendileri Müslüman olmakla beraber, içerideki ahaliye dinsel bir baskı pek yapmış değiller –sanki, başlangıçtaki 'sözleşme' gereği. Dinsel ayaklanmalar pek görnüyoruz –olanlar da İslam-içi ya da İslam-çevresi şeyler (Alevi kıyam ve kıyımı vb.), ve bu bu bağlamda komumuzun dışında kalıyor.

Tekrar edeyim, tamamı varsayım; bence anlamlı, ama varsayım. Anlamlı bulduğum için azıcık daha devam edeyim istiyorum. Çünkü, asıl gelmek istediğim yer orası sayılabilir, ve benim için, bizim için bence çok önemli.

Biz, bu topraklardaki herkes, bu 'sözleşme'yi çok uzun zaman koruduk, bu da çok verimli bir işbirliği demekti ve bu sayede muhteşem bir yönetim yapısı ortaya çıkardık, aramıza başka ırklar katıldı.. Yani, Mohaçlar, Çaldıranlar, Otlukbeliler, Dandanakanlar.. nal sesleri, ardına kubbeler serpen ordu.. vs..

Sonra?

Sanra işer karıştı biraz; 'millet' kelimesininin anlamı da değişti, artık ırklar, kültür daireleri birer millet oldu. Ayrıştık.

Çok zor ve kanlı oldu.

O da kader...

Ayrışma, tabii ki planlı olamadı; ve ciddi, çok ciddi hatalar yapılarak oldu.

Ne oldu, niçin oldu, nasıl oldu soruları baki, ama, bence, bu bağlamda, ondan daha önemlisi, bir tespitte bulunmamızın gereği.

O tespit de şudur: Üç temel unsurun ikisi ile düşman kesildik. Rumlar ve Ermenilerle..

Dost sayılabilecek, kala kala, Museviler kaldı..

Ve, ucundan kenarından, aralarındaki tarihsel kandavasına biz de bulaşmış gibiyiz; ya da bulaşmamızın eli kulağında..

Bu, bu durum, bu ihtimal, beni çok rahatsız ediyor.

Rahatsız eden de, Musevilerle yanyana olmak değil; Rumlar ve Ermenilere karşı fakat Musevilerle yanyana olmaktır.

Bu o kandavasında taraf olmaktır. Bence böyle yapmamalıyız –nasıl beceririz, bilmiyorum ama, yapmamalıyız.

Aklımızı başımıza devşirmezsek, hem bize, hem de bu topraklardaki başka kimseye bundan böyle huzur yok demektir bence.

Yapılması gerekenin, doğrusunun, Rumlar, Ermeniler ve Musevilere –hepsine– eşit mesafede ve hepsiyle –istisnasız– tekrar dost olmakta yattığını düsünüyorum..

Yanlış mı düsünüyorum?

Yanlışsam, niçin?