blogs

Long a deck of cards faking the aces
lost in the mirrors are our faces..
Fact that we've met so many places
can in no way imply tying our laces...

Muzmin Anonim

Nasib eyle, ya rabb-ül alemin..

Sen ver, piz yiyelum.

Yok. Yok...

Piz atalum olar yesun.

çetin mi muzaffer mi..

Muzaffer Ertürk - Havuzbaşının Gülleri

Çetin Akdeniz - Kaşık Havası

mehcûr...

Yazmağa pek elim varmıyor burada.. Varmıyor, varmıyor da; yazmak istemediğimden değil.

Zaman gazetesinde 06 Kasım 2007 tarihinde İskender Pala imzasıyla yayınlanmış bir yazıya rastladım...

Gönül yarasına ok üstüne ok

Bir şair düşünün, bir tek gazeliyle bütün edebiyat tarihlerinde, bütün antolojilerde adı anılmış, o gazeli yüzyıllar boyunca sayısız insan tarafından ezberlenmiş, pek çok şairin gıpta ve övgüsünü almış, benzerleri yazılmış, ama ne evvelkilerden, ne de sonrakilerden onu geçebilen olmuş bulunsun.

Bahsettiğimiz şiir ki, hani --Allah korusun-- Türk milletinin bütün şiir kitapları yansa, bütün şairleri unutulsa, yine de bir zamanlar çok muhteşem bir edebiyat yaratmış olduğuna, tek başına delil olarak yetecek manzumelerden biridir.

Üstad Yahya Kemal 'Edebiyâta Dâir' adlı kitabında der ki:

"Nedîm Dîvânı'nda bir kasîde vardır, müjgân üstüne, hicrân üstüne, ummân üstüne kafiyeleri ve redifleriyle âdetâ akar. Nedîm, kafiyeyi teng edinceye kadar pür-gûluk ettikten (kafiye bulamayacak derecede çok şey söyledikten) sonra birdenbire coşar ve kasîde içinde gazel-serâlaşır ve bu girizgâha düşer;

Râsih'in bu matla'ın tazmîn idüp sâkî-i kilk Nukl sundu çekdigim sahbâ-yı irfân üstine

ve Râsih'in beytiyle gazel'i açar. Âh o ne beyittir ya Rabbi! Çekik gözlerin uzun kirpikleri birbirine girift olarak süzüldüğü bir eski Türk meclisinde eski Türk gazel-serâsı nasıl bağrından vurulur ve nasıl hazzın bütün nüktesiyle yalvarır: "Süzme çeşmin gelmesin müjgan müjgan üstüne..."

Nedîm gibi bir şairi bir gazeliyle sermest edecek kadar güzel bir rûh sâhibi olan bu Râsih kimdir?

Şiirde şan ve şerefe teşne olan şairlerimizden biri, ismini Nedîm'in kasidesinde zikrolunurken görseydi başı dönerdi değil mi?"

Üstad haklıdır; eğer Rasih, kendi adına bunca şiirler yazıldığını bilseydi herhalde ömrünü o haz ile mest yaşardı. Eser dedikleri şey herhalde böyle olsa gerek.

Attila İlhan, 'Hangi Edebiyat'ında aynı gazel için "Râsih'in ünlü gazeli, Türk şiirinin geleneksel ahengini en tumturaklı şekliyle hissettiren görkemli gazellerindendir; ilk defa 1943'te mi, 44'te mi ne, okuyup çarpılmıştım. Ya Rabbi ne yaman bir sesti o!?.." demekten kendini alamaz.

Tezkire ve şiir mecmualarında Rasih'in bu ünlü şiirine 37 şair tarafından yazılmış 45 benzer şiir kayıtlıdır. Bu kafiye ve vezindeki ilk şiir de Cem Sultan'a aittir. Bunların hepsi birbirine nazire (aynı vezin ve kafiyede benzer şiir) olup Rasih'in dizeleri kendisinden öncekileri aşmış, kendinden sonrakiler tarafından ise hiç aşılamamıştır.

Etmişiz canan ile peyman peyman üstüne Sevmeyiz dünyada biz canan canan üstüne

diyen Fennî gibi bu sahada şahane ve parlak beyitler ortaya koyanlar ve hatta

Doldurup parmaklığa insân insân üstüne Pîr ü bernâ bağrışır efgân efgân üstün

diye başlayan nefis tehziller (tehzil, aynı vezin ve kafiyede alaycı şiir demek olup bu beyitle başlayan tehzil, Yolcu imzasıyla İkdam gazetesinde, devrin İDO'su sayılan Şirket-i Hayriye vapurlarından İntizam için yazılmıştır) meydana getirilmişse de şiirlerinin tamamında aynı derecede başarılı beş beyti yan yana getirebilen Rasih'ten başka bir şair maalesef çıkmamıştır.

Ondan daha usta, ondan daha şöhretli şairlerin yine pek müstesna şiirleri vardır; ama bu vezin, bu kafiye ve bu konuda elhak Rasih'in ağzı şeker çiğnemiştir.

Hezâr gıbta sana, nur içinde yat şair Rasih!..

Gazel

Süzme çeşmin gelmesin müjgân müjgân üstüne Urma zahm-ı sîneme peykân peykân üstüne

Rîze-i elmâs eker her açtığı zahma o şûh Lutfu var olsun eder ihsân ihsân üstüne

Dilde gam var şimdilik lutfeyle gelme ey sürûr Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne

Yârdan mehcûr iken düşdük diyâr-ı gurbete Dehr gösterdi yine hicrân hicrân üstüne

Hem mey içmez hem güzel sevmez dimişler hakkına Eylemişler Râsih'e bühtân bühtân üstüne

Günümüzde daha kolay anlaşılacak karşılığı da şöyle olabilir: {Ek$iSozluk'ten}

süzme gözlerini gelmesin kirpik kirpik üstüne vurma yaralı göğsüme peykan peykan üstüne

elmas tozu eker her açtığı yaraya o güzel iyiliği var olsun eder bağış bağış üstüne

gönülde gam var şimdilik lûtfeyle gelme ey sevinç olamaz bir hanede konuk konuk üstüne

yârdan alıkonulmuşken düştük gurbet diyarına felek gösterdi bize ayrılık ayrılık üstüne

hem şarap içmez hem güzel sevmez demişler hakkında eylemişler râsih'e suçlama suçlama üstüne

Aşağıda da, son iki beytinin Muzaffer Ertürk tarafından {uzun hava tarzında} fevkalade güzel bir şekilde icra edilişini dinleyebilirsiniz...

Rasih'in gazelinin düzyazı açıklamasını da şöyle vermiş, İskender Pala:

Ey sevgili! Gözlerini süzme ki, kirpik kirpik üstüne gelmesin; böylece bağrımda (gönlümde) açtığın yaraya ok üstüne ok atmış olma (üst üste kirpikler; üst üste ok demektir).

Sevgili, açtığı her yaraya elmas tozu ekiyor. Lutfu var olsun; (aşıkına) ihsan üstüne ihsanda bulunuyor (Sevgilinin birinci ihsanı aşıkının bağrında açtığı yara, ikinci ihsanı da o yaranın kapanmasını engelleyen elmas tozudur).

Ey sevinç; gönlümde gam var, şimdilik lutfeyle sen gelme. Çünkü bir evde misafir üstüne misafir uygun düşmez (gam gibi değerli bir misafir var iken sevinci ağırlamak mümkün değildir ki!).

Sevgiliden ayrı kalmıştık, bir de gurbetlere düştük. Felek bize hicran üstüne hicran gösterdi vesselam (birinci hicran sevgilinin ayrılık azabı, ikincisi de gurbet elemidir).

Rasih için "Hem içki içmez, hem güzel sevmez!" demişler. Zavallıya iftira üstüne iftira atmışlar (İçki de içer, güzel de sever).

[Berceste - Yahya Kemal]

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ Her beyti olmalı ancak beytü'l-gazel gibi

Bir gazel ustası gökkubbede güzel bir tek gazel bıraksa kafidir; yeter ki o gazelin her beyti için "En güzel beyit işte bu!" denilsin.

Nevlâna..

nicedir bu haldasın?.. 
varolmak deneyi ne? 

bu kibir ne gibidir.. 
neye benzer bu gurur?.. 

zirven neyin dibidir.. 
üzerinde ne durur?.. 

kime birlik taslarsın?.. 
kim sana demiş bende? 

neye başın yaslarsın.. 
uyku vaktin gelende? 

hala daha daldasın.. 
pişmek, yanmak neyine?!..

Müzmin Anonim  
Not: Bu haliyle, bu bir taslak bile sayılmaz.

Zeki fakat akılsız...

Radikal Gazetesinde söyle bir haber var:

İnsanın genetik kodunu çözme yarışına dahil olan ABD'li ünlü DNA araştırmacısı Craig Venter, laboratuvardaki kimyasallardan yapay kromozom elde etti. Etik tartışmalar yolda!

LONDRA - ABD'li ünlü DNA araştırmacısı Craig Venter, laboratuvarda kromozom üretti. Dünya üstündeki ilk yeni yapay yaşam formunu birkaç hafta içinde resmen açıklayacak olan Venter, bu keşfiyle 'tasarım genomu' gelişiminde dev bir adım atıyor. Venter, yeni türler yaratmanın etik açıdan doğru olup olmayacağı gibi ateşli tartışmalar başlatacağı kesin olan yapay kromozomun, küresel ısınmayla mücadelede yeni enerji kaynakları ve teknikleri geliştirmesini umuyor.

Genetik kodumuzu yazmak...

Yapay kromozomun türlerin tarihinde çok önemli bir felsefi adım olduğunu söyleyen Venter, "Artık genetik kodumuzu yazabileceğiz. Bu da bize daha önce düşünmediğimiz şeyleri yapma imkânı sağlayacak" diyor.

Venter, bir araya getirdiği, Nobel ödüllü bilim insanı Hamilton Smith'in yönettiği 20 önemli uzmanın oluşturduğu ekip, yapay kromozomu yaratarak, daha önce yapılmamış bir biyo-mühendislik harikası yaratmayı başardı. Laboratuvar yapımı kimyasalları kullanan uzmanlar 381 gen uzunluğunda ve 580 bin genetik kod çiftini içeren kromozomu elde etti.

Ekip 'Mycoplasma genitalium' adlı bakterinin genetik yapısından, yaşamı destekleyecek kadarını alıp kromozomu yapay olarak yeniden oluşturdu. Yapay kromozom, daha sonra canlı bir bakteri hücresine yerleştirildi, İşlemin son aşamasında kromozomun, hücrenin kontrolünü eline alıp yeni bir yaşam formu oluşturması konusunda onu etkilemesi bekleniyor.

Uzmanlar bir bakteri genomunu başka bir bakterinin hücresine yerleştirmeyi başardı. Venter, aynı tekniğin yapay yaratılmış kromozom için de işe yarayacağından 'yüzde 100 emin'.

Yeni yaşam formunun en önemli özellikleri, hücre bölünmesiyle çoğalması ve enjekte edildiği hücrenin mekanizmasına benzer yapıya bürünebilmesi. Bu açıdan tam olarak yapay bir yaşam formu değil. Ancak kromozomun DNA'sı yapay ve hücreyi kontrol eden de DNA olduğu için yapay bir yaşam formu yaratılmış oluyor.

Bu keşif çok tartışılacak

Deneyden önce etik bir çalışma yaptıklarını belirten Venter, buluşuna patent almak için başvurdu. Kanada biyoetik organizasyonu ETC'nin yöneticisi Pat Mooney ise keşfin büyük tartışma yaratacağını söylüyor.

Doğru kullanılırsa tasarım genomlarında büyük bir potansiyel olduğuna inanan Venter, uzun vadede bakterilerin daha önce aklına gelmemiş alternatif enerji kaynakları geliştirileceğine inanıyor. Venter'e göre bakteriler, aşırı karbondioksit kullanımını engelleyebilir veya şekerden propan ve metan gazı üretimini sağlayabilir.

Venter, "Büyük fikirlerle uğraşıyoruz. Böyle büyük bir şey üzerinde çalışırken herkesin mutlu olmasını bekleyemezsiniz" diyor. (The Guardian)

Bu gelişmeden haberim olduğu iyi oldu.. Ben de ne zamandır zeki tasarım(cı) ile akıllı tasarım(cı) arasındaki farkı anlatacak bir örnek arıyordum. Zeki tasarımcının kim olduğu artık belli.. Akıllı tasarımcı ile tanışmak mümkün olmayacak galiba; çünkü öyle bir mahluk mevcut değil gibi görünüyor. Aşağıdaki kırpığı, yorumlar arasında Bülent (Murtezaoğlu) beyin verdiği linkten aldım. Konuyu hayli güzel açıklıyor bence. [İnglizcedir]

Keskin...

Yok. Yok.. Sirkeden bahsetmiyorum --hep kendimden bahsedecek değilim; kendi kabıma verdiğim zarar yeter.. :) Kırıkkale'nin ilçesi Keskin'den bahsediyorum.. Rahmetli Hacı Taşan'ın ilçesi Keskin'den.. Kırıkkale'den, Keskin'den, seyrek de olsa geçtiğimde kulaklarımda çınlar bu türkü.. Hacı Taşan derlemiştir ve benim kulağıma çalınan ilk icraı da onundur: Bugün ayın ışığı Elinde bal kaşığı Gine nerden geliyon Mahlenin yakışığı Vay nerdesin nerdesin Kaldır camın perdesin Diyeceğim çok amma Pek kalaba yerdesin Kara poşuna kurban Çatık kaşına kurban Yalınız sana değil Arkadaşına kurban Vay vay vay vay pambuğum Edâsına yandığım Seni hasta diyorlardı Nasıl oldun sevdiğim Karşıdan geçti gelin Elinde testi gelin Gitme bir yol göreyimde Gençliğim geçti gelin Vay ne olur ne olur Sevda sırınan olur Gözdür, âlemi gezer; Gönül birinen olur Bu türküyü bir çok sebepten severim tabii ki; ama sözleri için --bilhassa da son dörtlüğü için-- severim.. "Vay ne olur, ne olur; sevda sırınan olur.. Gözdür, âlemi gezer; gönül birinen olur".. Bu sözlerdir ki beni çarpar.. Çarpar, çünkü, bu sözleri söyleyen öyle meşhur bir filozof filan değildir.. Aksine, sıradan ve anonim bir fanidir.. Kimdir, ne zaman yaşamıştır pek bilinmez. Kimin için bunları söylediği de bilinmez. Bilhassa da kimin için söylediği bilinmez. Bilinmez; çünkü.. sevda sırınan olur. Yani, bizim kadim kültürümüzde, sevda --aşk-- mahremdir. İki insanın sırrıdır, özelidir. Şimdilerde olduğu üzre, ve sanki bir marifetmişçesine, en olmadık yerde boncuk bulmuşçasına, meydan yere çıkıp ilan edilmezdi.. Ama, bitmedi. Bir de diğer iki mısra var.. "Gözdür, âlemi gezer; gönül birinen olur" Evet.. Gözdür. Ona buna bakar. Bakabilir. Ama, gönül bir tek kişiyle olur. Birtanesi ile.. Budur!

İki dere..

Cem Karaca'dan beri 'Askaros deresi'ni her dinlediğimde, nerede olduğunu merak edegeldim. Tamam, parçanın söylenişindeki şiveden belliydi: Karadenizde bir yerlerdi; ama, tam olarak neresi olduğunu arayıp bulmak aklıma gelmedi hiç... yani, şu ana kadar. Rize'de bir dere (ırmağın küçüğü, çay) ismiymiş. Pek de gür aktığı için, şimdiki ismi Taşlıdere imiş. Cem Karaca, bildiğim kadarıyla, Karadenizli değildi. Gerçi, Karadenizli olması da gerekmiyor tabii ki; ama, bu parçayı niçin seçtiğini merak ediyorum şimdi de.. Onu da, ilerde birgün bulurum inşallah. Neyse. Parçanın sözleri böyle: Askaros deresinun yan tarafi derindur Bugün boyle gidelum yarın Allah kerimdur Oy Trabzon Trabzon dibun kalayli kazan Sevdalı günlerume geldi çattı Remazan O derenin palukları bıyuklidur bıyukli Kocan gitti silaya sen kimden kaldun yüklü Oy Trabzon Trabzon senden ayrilacağum Sen akluma gelende düşüp bayilacağum ------------------------------------------ Dere deyince, türkülerimizde dere ile başlayanlardan bir potpori yapayım dedim. Şunları bir araya getirebildim --tabii ki, tamamı bunlar değil. Fakat, ilginç olan, neredeyse tamamı Karadenize ait bunların.. Dereler buz bağladı Avcılar iz bağladı Beni bir gelin vurdu Yaramı kız bağladı Derelerin uzunu Kıramadım buzunu Aldım avşar kızını Çekemedim nazını Derelerin oylumu Eğri koydun boynumu Gene göresim geldi Kara gözlü yarimi ------------------------------------------ Dere boyu düz gider Al yanaklı gız gider O gız yolu şaşırmış İşallah bize gider Karanfilsin tarçınsın Neden böyle hırçınsın Ne büyüksün ne küçük Tamam benim harcımsın ------------------------------------------ Dere boyu gidelim Koyun kuzu güdelim İkimizi görmüşler Nasıl inkar edelim Şu dere derin dere Suları serin dere Al dere götür beni Yarin olduğu yere Atladım bağdan bağa Elim değdi yaprağa Gız ben seni almazsam Girmem kara toprağa Sap benden keser benden Gitmiyor eser benden Keserse Allah keser Kim seni keser benden Değirmenin fendi ne Döner kendi kendine Değirmende üç kız var Biri benim kendime ------------------------------------------ Dere boyu tekneli Gül karanfil ekmeli Kolay değil yar sevmek Biraz zahmet çekmeli Ay vurdu camdan cama Ben durmuşum sefama Geleceğim demişsin Bekliyorum odama Mendilimin dört ucu Turuncudur turuncu Yarimden mektup gelmiş Almak boynumun borcu ------------------------------------------ Dere geçit vermezse Atlarım taştan taşa Yelpir yelpir fistanın Yırtarım baştan başa Derenin oylumuna Kuş konar yaylımına Görüşelim nazlı yar Geldik yol ayrımına Şu dere buz bağladı Dibi nergiz bağladı Beni bir gelin vurdu Yaramı kız bağladı Oy nereye nereye Koyun indi dereye Uzaktan sevmek olmaz Gel beriye beriye ------------------------------------------ Dere geliyor dere Kumunu sere sere Al dere götür beni Yarin olduğu yere Ben armudu dişledim Sapını gümüşledim Ben yarimin ismini Mendilime işledim Armut dalda bir iki Sayın bakın on iki On ikinin içinde Birincisi benimki Çayır ince biçilmez Su bulanık içilmez Bana yardan geç derler Yar tatlıdır geçilmez Su gelir millendirir Çayırı çimlendirir O senin güzel gözün Ahrazı dillendirir Su akar kamış gibi Durulur gümüş gibi Ben yarimi severim Turfanda yemiş gibi Su üstünde kayası Geçti mevsimin yazı Derenin kenarında Kıldım akşam namazı ------------------------------------------ Dere kenarında taş ben olaydım Ela göz üstüne kaş ben olaydım Senin gibi güzele eş ben olaydım Al kolun üstüne ürgüle beni Dere kenarından geçtim de geldim Boyunu boyuma ölçtüm de geldim Güzel seni güzel seçtim de geldim Al kolun üstüne ürgüle beni Dere kenarında yayılan taylar Var mı benim gibi emeği zaylar Sinemde yok mudur sılayı gözler Al kolun üstüne ürgüle beni ------------------------------------------ Dere kumları gibi Balık pulları gibi Benim yüreğim yanar Cami mumları gibi Evimin arkaları Çamdandır tahtaları Yar benden ayrılalı Sayarım haftaları Elmanın alına bak Çevir de yanına bak Yarim beni seversen Harmanın yoluna bak Kiremitten su damlar Bir kız verin adamlar Bir kız bize çok muydu Köyünüzde yok muydu Mendili bura bura Sandıkta dura dura Kız ben seni alacam Başına vura vura Kamayı vurdum yere Kurusun kanlı dere Kız sen beni seversen Al testiyi vur yere ------------------------------------------ Dere kütük götürür Üstü köpük götürür Nişanlı olmağilen Adam olan götürür Başına puşisina Durmişam karşısina Adam böyle eder mi Kapıbir komşisina Parmağına yüzüğun Takmalıdır takmalı Oldun dünya güzeli Hep sana mi bakmali ------------------------------------------ Dere sürer gazeli Yavrum dünya güzeli Bakmayile doyamam Her gün bile gezeli Dara saçını dara İki yanı bir olsun İkimizin günahı Gız babandan sorulsun ------------------------------------------ Derede değirmenim Kınalıdır taşları Yakına gel yakına Öpem kalem kaşları Yaylanın çimeninde Ben biridim ben biridim Ben böyle değilidim Sevdalıktan eridim İndim dere ırmağa Zeytin dalı kırmağa Geldim seni almağa Başladın ağlamağa ------------------------------------------ Derede kum gaynıyor Gaynadıkça oynuyor Nice güzeller sevdim Senin gibi olmuyor Derede gum eledim Ben sözümü söyledim Ağzım dilim lal olsun Başkasını sevmedim Dere buzsuz neylesin O yar bensiz neylesin Gidin deyin o yara Sevdiğini söylesin ------------------------------------------ Dereden duman kalktı Girdi taşın altına Yar yastığın yok ise Kolum başın altına Öyledir yar öyledir Aşkın beni söyletir Almış yari yanına Hem sever hem söyletir Karşı dağın dumanı Çiçek açmış her yanı Verdiğin ikrar hani Sensin derdim dermanı Öyledir yar öyledir Aşkın beni söyletir Almış yari koynuna Hem sever hem söyletir ------------------------------------------ Dereler akmaz oldu Yar bana bakmaz oldu Yarin verdiği güller Kurudu kokmaz oldu İn dereye dereye Dereden dereye mi Konuşmamız be yarim Seneden seneye mi İndim dere başına Sabun koydum taşına Kurban olayım yarim Senin kara kaşına ------------------------------------------ Dereler çağlar oldu Gözlerim ağlar oldu Bir yare gönül verdim Meskenim dağlar oldu Ağlarım yandığıma Yanarım kandığıma Dağlar taşlar dayanmaz Benim dayandığıma Ayrılık yeter oldu Halim pek beter oldu Vefasızın hayali Gözümde tüter oldu ------------------------------------------ Dereler davşan izi Ayırdı düşman bizi Ayıran düşman olsun Kavuştur Mevla'm bizi Üzüm koydum sepete Yar oturmuş tepede Bir yar sevdim oy aman Şan olsun memlekete Suya gider ok gibi Entarisi gök gibi Hiç ardına bakmıyor Sevdiceği yok gibi ------------------------------------------ Dereler gölgelendi Güzeller suya indi Bugün ben yari gördüm Gene can tazelendi Altın tabakda bal var Oğlan annene yalvar Eğer annem vermezse El aç Allah'a yalvar Dereler salkım saçak Alçak boylusun alçak Benim yarim çok küçük Bunun sonu n'olacak Altın tabakda bal var Oğlan annene yalvar Eğer annem vermezse El aç Allah'a yalvar Dereler katar oldu Başbaşa çatar oldu Ela gözlü sevdiğim Gözümde tüter oldu Altın tabakda bal var Oğlan annene yalvar Eğer annem vermezse El aç Allah'a yalvar ------------------------------------------ Derelerde guş burnu Guşburnuyu guş yer mi Beşyüz liralık gelin Gaynanaya hoş dir mi Gelin ayağın kara Gaynatan da çok para Olmuş ne faydası var Alivirmez gundura Boralıyım boralı Beni vuran buralı Beş yıldır yanıyorum Ben bir bahtı garalı ------------------------------------------ Derelerde kum savrulur Dünya başıma çevrilir Eğil gözlerin öpem Yar yolu burdan ayrılır Kuzum sen Türkmen kızısın Sen beni derde salmışsın Gel otur gel yanıma Belki de halimden bilirsin ------------------------------------------ Derelerde tavşanlar Niye oldu akşamlar O benim nazlı yarim Nerelerde akşamlar Hasan gider oduna Doyulmuyor tadına Söyle komşu oğluna Doğru gitsin yoluna Kızılcıklar oldu mu Derelere doldu mu Gönderdiğim çoraplar Ayağına oldu mu ------------------------------------------ Derenin balıklari Tuttu ortalıklari Oy benim sevduceğim Çeker sevdaluklari Bu evun tahtalari Oymalidur oymali Oldun dünya güzeli Sana nasıl doymali Açtım şemsiyeleri Gel daldama daldama Eller aldadi beni Uşak sen de aldama Taylanın gülündesin Ellerin dilindesun Ne yapalım ey uşak Kötünün elindesun (Bağlantı) Yaylıya gideceğum Yollara gona gona Yarim beyaz gollarını Dola boynuma dola ------------------------------------------ Derenin kenarına da Sereceğum kilimi Geçer yürek yanguni Alalım birbirini Dere kundızi misun Sabah yıldızi musun Geleceğum peşinE Beni alaca misun Kuş uçtu yavri kaldı Gökyüzü mavi kaldı Anahtar yar koynunda Gönlüm kilitli kaldı (Bağlantı) Yağmur yağiyi yağmur Dereler akar durur Ben sevdim eller aldı Acısı beni bulur ------------------------------------------ Dereye indim dere derindir Gölgeye girdim gölge serindir Ağlama Mero mevla kerimdir Dereye indim taş bulamadım Altın yüzüğe kaş bulamadım Mero'ya göre eş bulamadım (Bağlantı) Allıdır Mero pulludur Mero Osman Ağa'nın harcıdır Mero ------------------------------------------ Ha. Bir de, Gelavera Deresi var.. Bu da Giresun'un Espiye ilçesinde akıyor. Sözlerini bilmeyen pek yoktur diye onları yazmadım.

Fermân.. Kervân.. Divân.. Dermân

Üryan geldim, gene üryan giderim; Ölmemeğe elde fermanım mı var? Azrail gelmiş de, can talep eyler; Benim can vermeğe dermanım mı var? Dirilirler, dirilirler, gelirler; Huzur-u mahşerde divân dururlar.. 'Harâmî var!' deyu korku verirler; Benim ipek yüklü kervânım mı var? Er isen erliğin meydana getir.. Kadir Mevlâm noksanımı sen yetir.. Bana derler 'gam yükünü sen götür'; Benim yük götürür dermânım mı var? Karacoğlan der ki, ismim överler; Ağu oldu yediğimiz şekerler; 'Güzel sever' diye isnâd ederler: Benim, Hakk'tan özge, sevdiğim mi var? Karacoğlan

Alevlerin raksı

Latin (Güney) Amerika'da, Ant sıradağlarının bir parçası olan Ollagüe yanardağının eteklerinde binlerce yıldır icra edilen bir seremonidir, Alevlerin Raksı.. Yeni başlayan yılın bereketli geçmesini niyaz etmek amacıyla, lamalar veya guanakolar gösterişli renklere boyanır; bu renler alev rengindedir. Mistik bir atmosferdir; çobanlar, şehrin ahalisi bir araya gelir, hane sahibinin her katılımcıya sunduğu bir kadeh şarap eşliğinde, ötelerdeki Kudreti çağırırlar ve yazın başlangıcını kutlarlar.. Erkekler, lamalardan üçünü seçer, arka ve ön ayaklarından, bellerinden birbirine bağlar. Lamaların bu görünüşü ürkütücüdür. Hazirunun korkularını, ayinin rahatlatıcı musikisi giderir. Ev sahibi, kadehleri tekrar doldurur ve kadınlar ortaya çıkar. Kadınlar, lamaların kulaklarına harikulade renkleri olan yün ponponlar takar. Bu ponponların takılışında lamalara olabildiğince az --çok az-- acı vermek esastır; fakat lamaları çok da güzel yapar. Hemen ardından da, kadınlar, lamaların bedenleri gözalıcı renklere boyarlar. Şarkılar ve ilahiler eşliğinde bu işlem dört defa kerre tekrarlanır. Her renk kombinasyonu ayrı bir sürüyü temsil eder. Kadehler üçüncü defa doldurulduğunda, katılımcılar, yeni mevsimin bereketli geçmesi için dualar ederler. Bu sırada, herkese birer avuç kokain koka yaprağı dağıtılır. Bu yapraklar daha sonra havaya savrulur: Kötü ruhları savmak için.. Tören son derece ciddi ve mistik bir havada yapılır. Kutlamanın yapıldığı ailenin itibarını da temsil edecek bir ağırlığı vardır. Katılımcıların, çevirme ve kebaplardan da oluşan bir ziyafete davet edilmesiyle birlikte kadehler dördüncü defa doldurulduğunda tören sona ermek üzredir. Aşağıdaki musiki eserleri bu törene aittir. BBC tarafından 1982 yılında 'The Flight Of The Cóndor [Cóndor'un uçuşu]' isimli bir belgeselde kullanılan fon müziği iyi bir örnektir --belgeselin de izlenmesini tavsiye ederim. Grup: Inti-Illimani Albüm: Floreo de llamas [Alevlerin raksı] Yıl: 1982

Parça ismi: Floreo de llamas [Alevlerin raksı]
Parça ismi: Mi raza [Benim ırkım]

Teşbih, tercüme ve art niyet..

Aşağıdaki yazı Alev Alatlı imzasıyla Zaman gazetesinin Yorumlar bölümünde 'Malezyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?' başlığıyla 22 Eylül 2007 tarihinde yayınlandı.

Teşbihte hata olmaz da, ya art niyette? Geçen pazar, Reuters, Malezya Federasyonu başkenti Kuala Lumpur'dan bir haber geçmiş. Şöyle: "...bir İslamcı parti tarafından yönetilen bir Malezya eyaleti, oruç ayı Ramazan'da yeme, içme, tütün yasağına aldırmayan ("ignore") Müslümanları yakalamak için "meraklı turşucu bir manga" ("a snoop squad") oluşturdu...
Alev hanımın bundan daha iyi İngilizce bildiğine eminim; ama --nedense-- buradaki tercümeyi 'yetişkinlere masallar' türünden yapmış.. İngilizcede 'snoop' kelimesi sadece 'burnunu bir şeye sokmak' anlamına gelmez. Aynı zamanda da 'hafiye' anlamına gelir. Bu bağlamda ise, 'hafiyelik' demek bence daha doğrudur, çünkü bir iş ya da göreve işaret ettiğinde bu kelimenin karşılığı 'hafiyelik'tir. Gelelim 'squad' kelimesine. Evet, askeri anlamda kullandığımızda bu kelime bir 'manga' (10 adet) askeri ifade etmek için kullanılır; fakat kelimeyi sivil amaçlarla kullandığımızda ise 'masa' anlamına gelir. Mesela, 'drug squad' [narkotik masası], 'fraud squad' [dolandırıcılık masası] gibi. 'Ekip' de diyebiliriz ama genelde --kurumsal bakışla-- 'masa' demek daha isabetli olur bence. Bu tashihleri yaptıktan sonra 'snoop squad' terimi beraber tercüme edebiliriz: 'Hafiyelik masası'.. [Olmaz ya, yine de umarim Alev hanım da rastlar ve okur bunu. Öğrenmenin yaşı olmadığını umuyorum.] Bu noktada ben 'Teşbihte hata olmaz da, ya art niyette?' sorusunu 'tercümede hata olmaz da, ya art niyette?' olarak değiştirip sormuyorum. Fakat, Alev hanımın bu kadar basit bir tercümeyi bu kadar hafifsemesini de not etmek gerektiğini düşünüyorum. Sözkonusu belediyenin, bir 'Hafiyelik Masası' kurduğunu, bunu da sırf Ramazan ayında yemek yiyenleri takip etmek ve cezalandırmak amacıyla kurduğunu söylememis olması hiç şık değil. Ceza kesmek yetkisi verilmiş resmi bir ekibe, sanki meraklı mahalle komşulardan bahsediyormuşuzcasına, 'meraklı turşucu bir manga' demek, hele de bunu Alev Alatlı'nın demesi, bence entellektüel dürüstlük adına kesinlikle şık değil; daha doğrusu/dobrası, çok ayıp.
Pazartesi günkü "New Straight Times" gazetesi, muhalefetteki Parti İslam se-Malezya (PAS) tarafından yönetilen Kuzeydoğu Eyaleti Kelantan'da dinî yetkililerin sivil kıyafetli 10 belediye memurunu yiyecek satış noktalarında görevlendirdiklerini yazdı. Eyalet başkenti Kota Baru Belediyesi sözcülerinden Azman Mohamad Daham, "oruç döneminde alenen yemek yiyenlere ilişkin çok sayıda şikâyet aldığımız için, Konsey ilk kez böyle bir karar alıyor" dedi. Gazete, dinî yasaya uymayanlar 20 ringgit (6 ABD Doları) ceza ödemekle karşı karşıya gelirlerken, yemek satıcılarına 500 Malezya Ringgiti'ne (144 ABD Doları) kadar ceza kesilebilecek, diye ekliyor. Parti İslam se-Malezya, çok-dinli Malezya'yı İslam devletine dönüştürmek istiyor. 26 milyon nüfusun %60'ı Müslüman, %20'si Budist, %10'u Hıristiyan, %6'sı Hindu. 1 dolar=3,840 ringgit" Ne eksik, ne de fazla, haberin hepsi bu. Ama ülkemizin "Büyük Gazetesi"nin şık ofislerinde yarattığı heyecan evlere şenlik! Yazarlar arası paslaşma, seyirlik! Gündem nasıl bulandırılır, ibretlik! Ortada fol yok, yumurta yok, Başyazar bey, "Giderek Malezyalaşıp, Malezyalaşmayacağımız artık günlük tartışmaların bir parçası oldu!" diye hayıflanıyor; ötekisi, "Türkiye Malezya olur mu? Arkadaşlar bunu tartışıyorlar," diye karalar bağlıyor; Yönetmen bey, pasları alıyor, ve kemali ciddiyetle, "Tartışmamız, hem de çok ciddi biçimde tartışmamız gereken soru şu: Türkiye Malezya olur mu?" buyuruyor; kesmiyor, bir de, "bu hareket Gül-Erdoğan ikilisini Kerenski'ye çevirir, sonra da en az yetmiş yıl süründürecek bir dinî-Bolşevizm' götürür" diye uyarıyor! 'Gündem nasıl bulandırılır'a örnek: İnsan, koca koca adamların Kota Baru Belediyesi zabıtasından böylesine coşkulu ilham alabileceklerini düşünemediği için olacak, ürküyor doğrusu! Hangi hareket?! Gene ne oluyor?! Meğer, Prof. Şerif Mardin, üstelik Ayşe Arman'a, "Kadınlar geleceklerinden korkmaya devam etmeli" demiş-miş. "Yüksek yargı mensupları" da (artık hangileriyse) "Kadınlar korkmalı" deyince, Yönetmen Bey, "Hangisine güvensin? "Kadınlar korkmasın" diyen "Siyasilere mi, bilim adamlarına mı?" Tabii ki, "tarafsızlığından kimsenin şüphe duymadığı" bilim adamı Şerif Mardin'e! Kaldı ki, "Şerif Mardin gibi" kendisi de Erdoğan-Gül ikilisini "bile aşabilecek bir 'mahalle iklimi'nden" korkmaktadır. Yine kaldı ki, işin, "Şerif Mardin gibi ben de türbanın üniversitelerden kalkmasından yanaydım" iken "22 Temmuz seçiminden sonra gözlediğim 'Bolşevik görgüsüzlüğü' kafamda şüphelerin doğmasına yol açıyor" gibi bir tarafı da var. "Bolşevik görgüsüzlüğü" sergilemekle suçladığı Gül-Erdoğan ikilisini, %23,5 oyla kaybettikleri 1917 seçimlerini silâh zoruyla iptal ederek, %41'le kazanan Sosyalist Devrimci Parti'yi alaşağı eden Bolşevik liderlere benzetme çabası, Hürriyet okurunun zekâsına hakaret değilse, hedefini (her neyse artık) ıskalayan bir kışkırtma uçuşu! Gül-Erdoğan ikilisini, 1917 sosyalist-liberal geçici koalisyon hükümetinin Adalet Bakanı iken Bolşevik Lenin tarafından tasfiye edilip sürgüne gönderilen Aleksandr Kerensky'nin akıbetini hatırlatarak uyarmaya kalkmak akıllara ziyan bir gayret! Bunu, meselâ Vahabi, mesela 17. yüzyılın ilk yarısındaki Kadızadeliler hareketi dururken, "dinî-Bolşevizm" gibi Hıristiyan Reformasyonunun dogmatizmini vurgulamak için kullanılan, esoterik bir terimle yapmaya kalkmak, entelektüel gösteri değilse, bir şeylerin üstünü örtme gayreti! Her halûkârda ibretlik!
Burada bahsedilen ihtimalin var olup olmadığını bilemem. Bir bildiğim, daha doğrusu kulağıma çalınan, varsa o da bu hükümetin Fethullah Gülen'e yakınlığının başka cemaatlerce kıyasıya eleştirildiğidir. Bu eleştirinin sonucunda ne olacağını kestirmem tabii ki mümkün değil. Onu geçersek, tekrar şu 'Hafiyelik Masası' konusuna dönebiliriz sanıyorum. Burada can sıkıcı olan, bunun bir kamu kurumu olan belediye tarafından uygulanmasıdır --Malezya'nın Kota Baru Belediyesi. Vaktiyle bizim buralarda her yılbaşı uygulanan 'Sarhoşum. Gel!' diye özetleyebileceğimiz --belediyenin, yılbaşı gecesi kafayı çekip zil-zurna sarhoş olmuş tipleri, araba kullanıp kazaya yol açmasın diye, gazinidan eve taşıması-- uygulamasına da taraftar değildim hiç. Alenen karşıydım. Sarhoş olduğu için böyle bir hizmet imtiyazının verilmesi bir yana, hem trafikten men edilmesi hem de en ağır cezaların verilmesi gerektiğini düşünürüm. Gelelim, tekrar, Malezya'nın Kota Baru Belediyesinin, oruç döneminde alenen yemek yiyenlere, ve açık olan büfe ve lokantalara ilişkin aldığı karara.. Ben bunun kabul edilemez olduğunu düşünüyorum. Kendisi için ibadet yapan kişinin başkalarını normal faaliyetlerinden men etmesini bekleyemeyiz. Senenin 11 ayı boyunca yemek yeniliyorsa, 1 ay da yenir. Oruç tutanlar bunun böyle olacağını bilirler. Oruç tutmayanları herzamanki normal faaliyetlerinden menetmek hakları yoktur bence. 'Var' diyorsak, diyecek olursak, oyunun adının değiştiğini de söylememiz gerekir.
Gelelim, güzide yazarlarımızın nedeni kendilerinden menkul üstencilik, horgörü, hatta nezaketsizlikle yaklaştıkları Malezya Federasyonu'na: Her ne kadar diğer dinlere de "barış ve ahenk içinde" riayet edilebilirlerse de, 1957 tarihli Malezya Federasyonu Anayasası'na göre "Federasyonun dini İslam'dır." (bkz. Madde 3/1) Federasyonu oluşturan devletciklerin hükümdarları bölgelerindeki "İslam dininin başları" olarak, Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong dedikleri "Hükümdarların Hükümdarı" Malezya Kralına biat ederler (Madde 3/2) ve "Parlamento, /gerek/ İslam dinine ilişkin işleri düzenlemek /gerekse/ Yang di-Pertuan Agong'a İslam dinine ilişkin işlere dair tavsiyelerde bulunması amacıyla bir Konsey kurmak üzere yasalar çıkarabilir." (Madde 3/3) Malezya Federasyonu'nun resmi dini İslâm'a nüfusunun %60,4'ünün riayet ettiği hesaplanırken, diğer dinler, Budizm, Hinduizm, Hıristiyanlık, Taoizm, Sikhizm ve Şamanizm'dir. Malezya Federasyonu'nda İslami liderlerin büyük çoğunluğu halen Yemen kökenli Araplardır. 4. yüzyıldan itibaren bölgeye ticaret amacıyla gelen Araplar, zaman içinde İslamiyet'in bayraktarlığını üstlenmişler, 13. yüzyıl itibariyle Malezya ve Endonezya'nın büyük çoğunluğu Müslüman olmuş, Arap-Maley karışımı nesiller üremiştir. Federasyonun en eski şehirlerinden olan Melaka (Malakka) 1400 civarında kurulmuş, birkaç yıl içinde İslamiyet'i resmen kabul etmiş, Maleylere "altın çağlarını yaşatmış," 1511'de Portekiz, ardından Hollanda, ardından, İngiliz sömürgecilerin istilâsına, 1795, uğramış, sömürgeciler-arası şiddetli savaşlardan ağır yaralar almış, 1824'te İngiliz-Hollanda Antlaşması üzerine, ülkenin İngiliz Malezyası ve Hollanda Endonezyası olarak ikiye bölünmesini yaşamıştır. 1945 itibariyle dünya kauçuğunun %40'ı, kalayın %60'ını üreten Malezya, petrol, doğalgaz, demir, bakır, boksit zengini olup; kauçuktan başka palmiye yağı üretiminde ön sıralarda yer almaktaydı; halen de öyledir. 1957'deki resmi bağımsızlığına kadar İngiliz sömürgesi olan Malezya, 1942-1945 arası Japonya tarafından işgal edilmiş, bunu izleyen ulusalcı akımlar Müslüman Maleylere karşı Çinli nüfusun rağbet ettiği Malezyalı Komünist Partisi'nin (1930) militan kanadı, Maley Halk Kurtuluş Ordusu'nu doğurmuştur. Japonlarla savaştıkları sürece İngilizler tarafından eğitilen ve fonlanan Kurtuluş Ordusu, 1945'ten sonra bağımsızlık mücadelesini İngiliz kuvvetlerine yönlendirmiş olup, İngilizlerin ilan ettikleri Sıkı Yönetim on iki yıl (1948-1960) sürmüştür. Buna karşın, Malezya Komünist Partisi, silâhlarını 1989'a kadar bırakmamıştır. İngilizler, günümüzde "Batı Malezya" diye bilinen bölgenin bağımsızlığını 1957'de tanımış, Tunku Abdul Rahman ülkenin ilk Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong'u ilan edilmiştir. 1963'te Batı ve Doğu Malezya ile birlikte federasyonu oluşturan Singapur, 1965'te ayrılmış ve bağımsız bir şehir-devlet oluşturmuştur. Günümüzde federe bir meşrutiyet olan Malezya'nın Anayasası, "Reid Komisyonu" olarak bilinen ve beş sömürge yetkilisinden (Lord William Reid, İngiliz; Sir Ivor Jennings, İngiliz; Sir William McKell, Avustralya; Hakim B.Malik, Hindistan; Hakim Abdul Hamid, Pakistan) oluşan bir grup tarafından hazırlanmış olup, 2005 yılı itibariyle 650 değişikliğe uğramıştır. Gel de ders çıkarma buradan...
Ansiklopedik bilgi olarak iyi de, ben, burada çıkarılacak anlamlı bir ders bulamadım. Ya da tek ders şu: Her fiziki ya da siyasi coğrafyada olduğu gibi, Malezya'nın da Türkiye ile benzerlikleri de var farklılıkları da..
Malezya'nın son Yang di-Pertuan Agong'u, Terengganu ya da Darul İman eyaleti/devletciği Sultanı Mizan Zeynel Abidin olup, kendileri 13 Aralık 2006 tarihinde dokuz üyeli (Durbar olarak da bilinen) Raca-Raca Meclisi tarafından beş yıllık bir dönem için seçilmişlerdir. Raca-Raca Meclisi, ülkenin dokuz eyaletinin (ülke toplamı 13 eyalet ve iki federal bölge) hükümdarlarından oluşur (Madde 38) ve yetkileri itibariyle Parlamentodan üstündür. Malezya Federasyonu parlamentosu, ("Meclis") "Divan Negara" olarak bilinen senato, "Divan Rakyat" denilen temsilciler meclisi olmak üzere iki kamaradan oluşmakla birlikte; senatonun 69 üyesinden tümü Seri Paduka Baginda Yang di-Pertuan Agong'un bizzat kendileri tarafından atanır. İlâveten, Parlamentoyu toplama, dağıtma, iptal ve başkanlık etme yetkileri Hükümdarlar Hükümdarında toplanmıştır. (Madde 55) % 80'i yağmur ormanlarıyla kaplı, yaklaşık 330 bin kilometrekarelik tropik bir alana (Türkiye 780 bin km kare) yerleşik Malezya Federasyonu'nun 26,6 milyon nüfusunun (2006 itibariyle) %50,4'ü Bumiputra (Maley) %23,7'si Çinli, %11'i Malayo-Polonezya yerlileri, %7,1'i Hintliler ve %7,8'i Araplar ve Avrupalıların da dahil olduğu diğer etnik gruplardan oluşur. Malezya Federasyonu'nun resmi dili Bahasa Melayu olmakla birlikte, ülkede Çince'nin Kantonîz, Mandarin, Hokkiyen, Hakka, Haynan ve Fûçov diyalekleri ile Tamili ve İngilizce dahil olmak üzere bir düzineden fazla dil konuşulur. Malezya, onyedi yıllık "ulusalcı" Başbakanları Mahathir Muhammed'in ("Malezyalılar, IMF'den yardım almaktansa yoksul yaşamayı yeğlerler") liderliğinde, dünya ekonomi tarihine IMF yardım ve müdahalesini reddeden (1997-98 krizi) buna karşın, yabancı sermayeye açılmak suretiyle küresel ekonomiye eklemlenen, ekonomisini kalay, kauçuk vs. gibi hammadde ihraç eden yapılanmadan kurtarıp, yarı-kondüktörler, cep telefonları, elektronik aletler gibi, katma değeri yüksek ürünlerin imalatına yöneltmeyi başaran tek ülke olarak geçmiştir. 2006 itibariyle Malezya Federasyonu'nun Gayri Safi Milli Hasılası, 308,8 milyar ABD Doları'yla, dünyada 34. sıradadır. Ekonomisinin yıllık büyüme hızı %5,9; fert başına düşen GSMH 12.700 dolar olup, yıllık enflasyon %3,8 civarında seyreder. Güneydoğu Asya'nın dört kaplanından birisi (diğerleri İndonezya, Singapur, Güney Kore) olarak tanınan Malezya'nın GSMH'sının %8,3'ünü tarım, %48,1'ini sanayi, %43,6'sını hizmet sektörü üretir. Ne diyelim, keşke Malezyalaşabilsek!
Ne açıdan 'keşke Malezyalaşabilsek!'?
  • Gayr-i safi milli hasıla açısından mı?
  • Minnacık kralcıklardan oluşan bir federal meşrutiyet olmak açısından mı?
  • Hem 'İslamcı' hem de 'ulusalcı' olunabilmek (bkz. Mahathir Muhammed) açısından mı?
  • Arka kapıdan şeriati getirmek açısından mı?
Hangi açıdan? Ve niye?

nâdim...

Hayat denen katre suya 
Batıp yiten hayallerim 

Şimden kelli, esse n'ola?.. 
Ha fırtınam.. ha yellerim.. 

Çekti, fakat, vurmadı ya; 
Kırılaydı, hay ellerim!..  

Müzmin Anonim

Çift çift yaratıldınız..

.. çifterlek olunuz... yoksa Allahın gücüne gider...

Bu yıl bu yerlerin karı erimez..

.. inşallah..

Çevre dostu..

... ve taş gibi..

Mahvetmek niye?

Gerçek dünyada hayatımızın öncelikleri değişebiliyor; sağlığımız ya da başka şartlarımız elvermiyor olabilir. Bir noktadan sonra, yazmak ağır geliyor olabilir.

Veya, bir şeylere kızabiliyoruz, canımız sıkılabiliyor.. Bir sürü sebepten ötürü, hepimizin aradabir herşeyi silmek istedikleri anlar olabiliyor.

Olmasa daha hoş olur, ama insanız, hayat da sürekli dikensiz gül bahçesi değil...

Benim de --bu blogu silmek veya kapatmak dahil-- vakitsizliğimi, isyanlarımı, acılarımı zarar verecek mecraya dökmek istediğim zamanlar oldu..

Eminim, yaşadığım sürece, daha da olacak.

Fakat, blogu silmedim.

Silmemiş, tamamen erişime sürekli kapatmamış oluşumu bir erdem ya da bir üstünlük olarak konumlandırmıyorum; yanlış anlaşılmasın...

Allah biliyor ya, kaç defa direkten döndüm.

Silemedim, çünkü burada sadece ben yazmıyorum; benim yazdıklarıma yorumlarıyla katkılarda bulunanların da hakkı var. Yüzlerini hiç görmeyecek olsam da, beni kaale alıp buraya kendi kanaatlerini yazmak için vakit ayıran bunca ahbabıma bunu yapamazdım. Yapamadım.

Şu ana kadar yapamadım; inşallah ilerde de yapmam.

Bütün bunları niçin yazdım?

Basit.

Şu sıralar, bir salgın varmış gibi, bir çok blogdaşımın bloglarını silmesi, ya da erişime kapatması bana bunları yazdırttı.

'Duygularınızı anlıyorum, ama bloglarınızdan bizi mahrum etmenizi doğru bulamıyorum' demek için; şikayet ve protesto etmek için..

Tek tek isim vermiyorum --bu doğru olmaz-- ama, eğer burayı okuyorsanız, lütfen açın bloglarınızı.. 

İçinizden gelmiyorsa, canınız çekmiyorsa, yazmayım; ama lütfen bloglarınızı açın.

Unutmayın: Sizi, yazdıklarınızı, yazdıklarınıza kendi yazdıklarını görmek isteyenler, özleyenler var.

Çok şey ifade etmeyecek belki ama, en azından ben varım.

... arzeyliyor...

24.07.2007

Sual

'Ya biri ya da diğeri' (mutually exclusive) olduğunu farzedin; bu durumda bunlardan hangisi daha bir bedduâ/lânet olur --ya da olur mu?

  • Sevmeyeceksin.
  • Sevilmeyeceksin.
Veya, aynı temanın bir başka şeklini dikate alırsak:
  • Seveceksin.
  • Sevileceksin.
Bunlardan da hangisi daha bir duâ/beşâret olur --ya da olur mu? Not: Malum, mantıkta, 'ya biri ya da diğeri' (mutually exclusive) dediğimiz zaman, cevap 'hiçbiri' olabilir ama 'hepsi' olamaz. Öte yandan, sevmek/sevilmek konusuna mantığı karıştırmak akıllıca birşey midir?

Nurlu ufucklar

Şimdi ucuz bir partizan siyaset kaşalotu kesilip 'ben size demiştim' deyip hemen peşisıra da Şair Eşref'ten, irticâlen, Eskiden var idi devr-i istibdâd Söylemeden anlarlardı manânı Şimdiyse var devr-i hürriyet Söyletir ve ******** ananı dörtlüğünü patlatabilirdim.. Öyle ya, özgürlükçülüğün sancaktarlığını kimselere bırakmayan, liberalizmin de kayıp cennetimiz olduğunu ağzına pelesenk eden arkadaşlarımızın müellif ve dahi müdavim oldukları mekânların şu anda yerinde yeller değilse bile aşağıdaki soğuk netin esiyor:

Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. T.C. Fatih 2. Asliye Hukuk Mahkemesi 2007/195 Nolu Kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir. Access to this site has been suspended in accordance with decision no: 2007/195 of T.C. Fatih 2. Civil Court of First Instance.
Bu sıcak yaz günleri her türlü serin esinti makbuldür de, bu hariç galiba.. Fakat, yok, kimsenin zevalinden ikbal çıkaracak değilim. Zaten anlamlı da değil. Anlamlı değil; çünkü şu esnada 'wordpress.com'a uygulanmakta olan bu engellemenin bu denli kapsamlı olmasının anlamlı bir sebebi bence yok. Çok büyük bir ihtimalle, bu, iki farklı (fakat benzer) sebepten kaynaklanıyor: 1) İlgili mahkemenin, henüz Internet suçları konusunda yeteri derecede tecrübeli olmayışından, ya da 'wordpress.com'un mütecanis bir site olmadığını bilmeyişinden, veya 'blog' kavramına aşina olmayışından dolayı, bütün alanı ('domain'i) yasaklamak yoluna gitmiş olabilir. 2) Türk Telekom (ya da Türkiye'de bu tür işlere bakan teknik birim hangisiyse) alt alanları ('sub domain'leri) münferiden engelleyecek teknolojiye sahip olmadığından, kolaya kaçıp bütün alanı engellemiş olmalıdır. Bu olasılıkların her ikisi de eşit derecede geçerli bence. Fakat, eğer Telekom, verili bir alt alanı (örnek: vatanhaini.wordpress.com) --alanın tamamına halel getirmeden-- engelleyebilseydi, mahkemenin bu denli kapsamlı yasaklama kararı alması sözkonusu olmazdı bence. Bu ihtimali şu yüzden hayli kuvvetli buluyorum: Türkiye'nin, onca donanım parkına rağmen, park bekçilerinin yetersizliği yüzünden, hala daha basit bir DNS altyapısına sahip değilken, bir DNS sunucusundan çok daha marifetli olmak zorunda olan alt alan filtreleme düzenini kurup işletmesini beklemek bence biraz fazla hayalcilik olur. Dahası, hepimiz biliyoruz ki, gorili ağaca bağlayıp kırbaçlayarak konuşturmağa çalışmak bizde kadim bir gelenektir. Teknik taifenin beceriksizliği ile hukukçuların konudaki cehaleti sonucunda bu ilginç gelişme ortaya çıkmış gibi görünüyor. Yani, yok, bence ülkeye aniden faşizm çökmüş değil. Çok uzak olmayabilir; ama henüz değil. Geldiği zaman, ben eğer buralardaysam, size haber vereceğime emin olabilirsiniz. O ana dek, şimdilik, içiniz rahat olsun. Bu uygulamanın kısa zamanda yanlışlığı anlaşılacak ve herkes bloglarına kavuşacak. Merak etmeyin. Daha sonra, teknikler rafine olacak ve, böyle karabalta usulleri yerine, selektif davranılacak; peşimize tek tek gelecekler.. Yani, heyecanla beklenen nurlu ufuklar çok yakın.. yakın da, bu o değil. Not: Sağda solda, wordpress.com'a erişmek için çeşitli yaratıcı önerilerle karşılaşıyorum. DNS ayarlarıyla oynamaktan tutun, aracı domain'ler üzerinden erişmeğe kadar muhtelif öneriler.. Ben olsam bunlardan herhangi birisine iltifat etmezdim. Trafik analizi yoluyla tespit edilmesi çok kolay yöntemler bunlar. Bunun yerine, ben olsam Tor kullanırdım. İlk kurulumu azıcık uğraştırsa bile, mevcut çözümler arasında bence en feasible olanlardan birisi budur. Bir diğeri ise, başka bir yazıda bahsettiğim yöntem olabilir. Ben, detaylarına girmek için şu anda zamanım olmadığından, doğrudan doğruya Tor kullanımını tavsiye edeceğim. Tor'u nasıl kullanacağınızı Türkçe anlatan şu linkten isifade edebilirsiniz. O kadar zor değil.

Kötüye birşey olmaz..

ben, o yüzden, iyiyim.

hitâm...

niçinlerim.. nasıllarım.. nedenlerim.. niyelerim.. mısralarım tadsız tuzsuz: tükendi kafiyelerim.. Müzmin Anonim 24.07.2007

Ayıp eden ayıp edene..

Benim doğduğum köyde bülbül yoktu, vardıysa da ötmezdi.. kon bir dala, bebek; öt biraz.. demek gelmiyor değil içimden..

Geliyor aslında, ama toparlayıp Cahit Külebi'nin ustalığıyla söyleyemedikten sonra ne tadı var.

Orası öyle de, öte yandan da, Vatan gazetesine bakalı beri, dikkatimi çeken şu iki yazıyı okuyalı beri, kulaklarımda da hep o şiirin türlü çeşitli nazireleri çınlıyor...

Bunların birisi, Devlet Bahçeli'nin seçim sonucunu değerlendirdiği bir demecinden yapılan bir haber, diğeri de Zülfü Livaneli imzasıyla bir yazı.

Önce Devlet Bahçeli.. şöyle demiş:

İktidar partisinin kamuoyunda itibar kaybettiği son aylar içinde, meclis iradesine yönelik dışarıdan yapılan dayatma ve zorlamaların toplumda kabul görmediği ve iktidar partisine hak etmediği bir desteği sağladığı anlaşılmaktadır

İlaveten, şunları da beyan etmiş:

Milliyetçi Hareket Partisi aziz milletimizin kendisine yüklediği sorumluluğun bilincinde ve farkındadır. Partimiz 23. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinde, milletinin emrinde ve hizmetinde olmaya devam edecek, mili duruşun, uzlaşmanın, hoşgörünün ve diyaloğun adresi olacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi, milli bekamıza ve hassasiyetlerimize yönelik yanlış politikalara müdahale hakkını saklı tutarak, ülkemizin yeni krizlere sürüklenmeden önümüzdeki zor ve sıkıntılı dönemi başarıyla atlatılmasında yapıcı bir rol oynayacaktır.

Buradan hemen Zülfü Livaneli'nin yazısına geçeyim. Birebir iktibas ediyorum.

Seçimler öncesi CHP'ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.

Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.

Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.

Bunu bir borç olarak görüyorum:

***

Deniz Bey lütfen hatırlayın:

19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen'in evindeydik.

Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.

Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan'ın ise Meclis'e girme umudu kalmamıştı.

Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan'ın "milletvekili olmadan başbakan olma" önerisini reddetmişti.

Türkiye'nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz "Tayyip Erdoğan başbakan olacak!" diye tutturdunuz.

Sizi "Çok tehlikeli bir oyun bu!" diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, "Hayır!" dediniz "İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz."

Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: "Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan'ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye'yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek."

İki ay dayanamaz iddianızı, "görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar." tezine oturttunuz.

Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.

O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan'la seçim öncesinde Beylerbeyi'nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.

Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.

Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.

Tartışmanın sonunda dediniz ki: "Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?"

Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.

Ve düşünün; Meclis grubunda "Erdoğan'ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!" diye bas bas bağırmanıza değdi mi?

Erdoğan'la Beylerbeyi'nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)

Başbakan olmak, elbette Erdoğan'ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP'nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.

Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa'yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan'ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.

Size o gün söylediğim gibi, Türkiye'nin kaderini değiştirdiniz.

Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. "Öyle değildi. Böyle konuşmadık." deyin.

Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.

Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.

Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.

Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.

Tayyip Erdoğan'ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.

Daha önce Refah Partisi'nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..

Tayyip Erdoğan'ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek'lerin en büyük şansı sizdiniz.

CHP'nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.

Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.

Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP'lileri, eski ANAP'lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.

Size defalarca "Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!" dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.

Sağcıları ve sekreterinizi Meclis'e sokarken, İsmet Paşa'nın Avrupa Konseyi'nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan'ı Meclis dışında bıraktınız.

İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.

Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.

Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.

Bad-el harab-ül Basra!

Devlet Bahçeli'nin ve Zülfü Livaneli'nin sözlerini okuduğum zaman, açık söyleyeyim, bir hoş oldum.

Bir hoş oldum; çünkü, --önce Devlet Bahçeli'den başlayacak olursak-- Devlet Bahçeli eğer bu dediklerine inanarak söylüyorsa ben gerçekten üzülürüm.

Üzülürüm; çünkü, Devlet bey hem önemli bir partinin genel başkanı, hem de uzak olmayan bir geçmişte Başbakan Yardımcısılığı yapmış birisi...

Bu tür makamlara her önüne gelen oturamıyor. Kişinin belli bir kalibrede olması lazım. Aksine bir kanaat sahibi olmak zorunda kalırsam çok ayıp edebileceğimi düşünüp üzülüyorum.

Şunu demek istiyorum: Devlet beyin atıfta bulunduğu, sonuçlarından şikayet ettiği, e-muhtıra vakasının neye hizmet edeceğini görmek çok da zor değildi.

Eğer Devlet bey, muhtıranın yayınlandığı günlerde muahalefet etmiş olsaydı, hem ülkenin 'yeterince demokratik' olduğunu tebarüz ettirmiş olacaktı, hem de Recep Tayyip bey bu denli 'mağdur' olmayacaktı.

Daha da ötesi, şimdi olduğu üzere, ağzı olan herkesin MHP'ye 'faşizanlık' yaftasını yapıştırmasına da mâni olacaktı. Yani, azımsanmayacak bir entellektüel seçmen kitlesini hayli zahmetsizce kazanmış olacaktı.

Bunu, gerek kendisi, gerekse de partisindeki en alt kademedeki kurmayların görmemiş olması bence mümkün değil.

Göre göre, değinecek başka birşey kalmamış gibi, 'kürsüden ip atmaca' oynamağı tercih ettiğini farzetmemek için ben anlamlı bir bir sebep bulamıyorum.

Nitekim, bu yolla, MHP, herhangi bir şekilde anlamlı muhalefet yapmamak, alternatif politika dile getirmemek suretiyle, AKP'ye yardımcı olurken; karşılığında da, Recep Tayyip beyin kürsüden benzer şekildeki hitaplarla MHP'yi gündemde tutması, efelenmenin marifet olduğunu sanan belli bir kitlenin MHP'ye oy vermesini sağladı.

Bu bakımdan başarılı bir icra olduğunu kabul ediyorum.

Sonuçta ben de siyasetçi olsaydım, ben de siyaset konuşmaksızın, hesap vermeksizin, elle tutulur vaatlerde bulunmaksızın seçilmek isterdim. Çünkü, bunlar olmadığı zaman, seçmen hem sizi ibra etmiş hem de size açık çek vermiş sayılır.

Başka bir deyişle, hem AKP hem de MHP aklandılar ve açık çek aldılar seçmenden.

Dolayısı ile, sergilenen müsamerenin ziyadesiyle başarılı bir icra olduğunu kabul etmemek büyük ayıp ya da en azından takdirsizlik olur.

Takdirsizlik deyince, hemen Zülfü Livaneli'nin yazısına geçebiliriz.

Zülfü bey, tabii ki, ilginç şeyler söylüyor. Ama, beş sene kadar geç kalmış sayılır.

Üstelik ayıp da ediyor.

Birkaç sebepten dolayı ayıp ediyor.

Birinci ve en önemli ayıbı da, onun bu dediklerinin aşağı yukarı tıpatıp öyle olduğunu beş sene önce görmek mümkündü. Yani, Tayyip beye Başbakanlığı Deniz beyin pırlanta tepside takdim ettiğini görmek için illa o gizli toplantılarda duvardaki sinek olmak gerekmiyordu.

Elemterefiş kemgözlere şiş tekniğiyle, Jetpacı Fadıl beyin apar topar Siirt milletvekilliğinden düşürülmesi de, aslında bir 'yenileme seçimi' olması gereken Siirt seçimlerine zembille Tayyip beyin de dahil edilmesi, bu garabete de, ne (en ufak detaya dahi takabilen) Yüksek Seçim Kurulunun ne de CHP'nin itiraz etmeyişinin hayli manidar olduğunu görememiş olan bir Allahın kulu varsa bu ülkede, onu zekâ testinde sıfırı temsil etmek üzere koruma altına almalıyız.

Ama, bence boşuna uğraşmış oluruz; bence yoktur öyle birisi.

Bu durumda, Zülfü bey, eğer açıklamalarının bugün artık herhangibir kıymeti olduğunu sanmamızı istiyorsa, çok ayıp ediyor bence.

Bunları beş sene önce söyleseydi, eser miktarda da olsa, enteresan olabilirdi belki; fakat bugün söylemesinin bir vakanüvüslik kadar dahi ehemmiyeti kalmamıştır. Bir ex-müzisyen ve (nasıl olduysa) gazetecinin böyle bayat şeyleri dile getirmesinin de ayıp olduğunu söylemeğe çalışıyorum.

Dahası var. Zülfü beyin, hayli gecikmiş olsa da, anlattıklarından CHP'nin kendisini feda ettiğini anlayabiliyoruz.

Konunun doğası gereği, bunu ne CHP halkımıza anlatabildi; ne de --gündelik meşgale yüzünden-- halkımız CHP'nin ne denli büyük fedakârlıkta bulunduğunu tam olarak kavrayabildi. CHP'nin bunca fedakârlığından haberdar edilmeyen bu yüce ve masım halk da, maalesef, takdir göstermedi.

Bu bakımdan, halkımızın, Zülfü beyin dediklerini hatırlayıp, bir sonraki seçimde CHP'ye layık-ı veçhile takdir göstereceğini umsak bile, bu umut bugün Zülfü beyin yol açtığı sıkıntıyı hiçbir şekilde hafifletmiyor.

Hafifletmek bir yana, ağırlaşmasına yol açtığı sıkıntı şudur:

CHP tarafından yapılan fedakârlığın manâ ve ehemmiyetinden bihaber bazıparti-içi küçük oyuncular, halkın takdir etmeyişini ciddiye alıp, durumdan fırsat çıkararak Deniz beye başkaldırmak hazırlığındalar.

Mazallah, bu başkaldırı başarılı olur da, neyin ne amaçla yapıldığından bihaber birileri CHP'de yönetimi ele geçirecek olursa bir çuval incir berbat olur.

CHP farklı bşr partidir. Tayyip bey için biçilmiş kaftan olan formüller CHP'de Deniz bey için kullanılamaz: Deniz beyin devamlılığını sağlamak amacıyla TSK'nın devreye sokulması bir işe yaramaz; çünkü TSK'ya tepki suretiyle, CHP'nin istenileni yapmak ihtimali yok.

İstenileni yapmağı ancak ve sadece Recep Tayyip bey başarabilir.

Yani, ancak ve sadece Recep Tayyip bey Deniz beye şiddetle hucum ederse, CHP'de Deniz bey muhaliflerini ekarte edebilir.

İşte, tam da bu noktada Zülfü beyin densizliği oyuna dahil oluyor.

Sırf seçilemediği için çıkıp ettiği lâflar yüzünden, AKP (Recep Tayyip bey) ile CHP (Deniz bey) arasında danışıklı bir dövüşün varlığının bu derece aleni şekilde dile getirilmiş olması çok sıkıntı yaratacak.

Asıl sıkıntıyı da Recep Tayyip beyin yaşayacağı kanaatindeyim.

Bir sürü sebebi var.

Birincisi, İslam'da ahde vefa diye bir şey vardır. Ahde vefasızlık olacak şey değil.

İkincisi. Daha yapılacak çok şey var. Recep Tayyip beyin Deniz beye daha çok uzun bir süre boyunca ihtiyacı var. Recep Tayyip bey, Deniz beyin CHP'yi yaban ellere bırakmasına razı olamaz.

Belki de, asıl önemlisi, CHP'nin başına başka biris gelirse, Recep Tayyip beyin bir sonraki seçimde --mazallah-- 'mağdur' olmak ihtimali ortadan kalkabilir..

Bütün bunlara bakarak, ülkenin bekasını da dikkate alıp, hep beraber Zülfü beye şunu dememiz gerekiyor:

Zülfü bey, Zülfü bey.. Sanatçı olabilirsiniz, hasb el kader gazeteci, ve hatta kaderin cilvesiyle seçilmiş milletvekili de olmuş olabilirsiniz; ama büyük resmin kesrini dahi görmüyorsunuz.

Görseydiniz bunca sıkıntıya yol açmaz; Başbakanımıza --onca insanın nice fedâkarlıklarla hediye ettiği-- bu 'seçim zaferi'ni yaşamak zamanı bunca sıkıntıyı kendisine revâ görmezdiniz.

Ayıp ettiniz.

Arama motorlarından gelenlere not: Arapça 'Bâd-el harâb-ül Basra' demek, 'Basra harâb olduktan sonra' demektir. 'İş işten geçtikten sonra' anlamında kullanılır.

Manzara-i durumiyye

Seçimler yapıldı. Ve, bitti çok şükür.

Âdettendir. Bir süreliğine, kutlamaları filan dinleyeceğiz..

Ama, bütün bunlar o seçim kamyonları, seçim otobüsleri, seçim minibüsleri ve hatta --benim de gözüm olduğu halde uğursuzluğuna hükmetmeğe meylettiğim-- pahalı şehiriçi ve arazi amaçlı seçim özel araçlarıyla yapılan bangır bangır propogandadan daha çekilirdir bence.

Bu kadarla kalmayacak tabii.. hayli bir zaman da seçim sonuçları üzerinde 'fabl'ler yazacak, yorumlar okuyacağız..

'Halk şunu, bunu demiş; ona sille, buna şamar; berikine de mükâfat vermiş' filan gibi..

Bunlar güzel şeyler tabii ama beni sarmıyor pek. Bana daha bir sek, daha bir damardan senaryo lazım; başkası kesmez beni..

Gerçi, senaryonun bini bir para da, sıradan senaryoların peşinde olmadığımı artık söylemem bile gerekmiyordur. Fakat, aradığım türden bir senaryoyu bulamamış olduğumu da söylemek zorundayım.

Bu yüzden, gene iş başa düşüyor.. Yani, oturup benim yazmam lazım..

Manzaraya bakıyorum..

Kara bulutlar var gerçi, ama bulutların altında da herşey toz pembe görünüyor..

Üstelik iyi bir de rüzgar yakalanmış..

Rüzgarın ne yapacağını kestirmek ise zor tabii: Acaba kara bulutları mı dağıtacak, yoksa pembe tozu mu?

Bimiyorum.

Ama, bilmemek senaryo yazmak sözkonusu olduğunda ayıp-mayıp değil. Tersine, insanı daha bir yetkin kılar --bence ve benim durumuma özel olarak.

Matematikten pek fazla anlamam, ama Meclis aritmetiğine baktığım zaman ilginç şeyler görüyor gibiyim.. Fakat, sadece aritmetikle yetinmeyeceğim; bakla falı da faydalı oluyor çoğu zaman.

Uzun zamandır ilk defa Meclis'e 'sizler isterseniz Hilafeti de getirebilirsiniz' diyebilecek bir oy yüzdesiyle geliyor bir parti. Bir de, hayli zamandır Meclis'e girmelerinin luzumlu olmadığına karar verilmiş ama şimdi kimsenin ses çıkarmadığı bir grup var: 'Bağımsız'lar.

Bunca bağımsızın Meclis'e bağımsızlık adına mı girdiğini --girmelerine izin verildiğini-- sormak münafıklık olur. Ben de sormuyorum; onların da hedefinin bu olduğunu düşünmediğim için.

Peki de, hemen bir kaç ay sonra bir de Cumhurbaşkanı ne olsun sorusu çıkacak karşımıza --yani, halka 'Cumhurbaşkanını halk mı seçsin' suali tevcih eylenecek..

Devleti zapt vü rapt altına almak arzu-yi muhaliyle bir partiye bunca oy veren halkın 'sana devleti kimin yöneteceği sorusunu soralım mı?' sorusuna 'Hayır!' diyeceğini pek sanmıyorum --o bir yana, bu kadar abes bir sorunun sorulabileceği aklıma dahi gelmezdi ya, neyse.

Kürk geydirip han bağışlayan; ona sille, buna şamar; berikine de mükâfat veren yüce T**k milleti (şu sırlarda bazı kelimeleri yazmak ırkçlık olduğundan böyle yazıyorum), pek tabii ki 'Evet, bundan böyle bana sorula!' diyecektir.

Yani, başkanlık sistemi.

'Hazır değiliz henüz' gibi mazeretler de anlamlı değil. AB uğruna günde 25 saat çalışan Meclis'imizin, 'milletin emir'i sözkonusu olduğunda tembellik edeceğini hiç sanmam. Yani, ilgili değişiklikler kısa zamanda yapılır. Birileri bu konuda gerekli çalışmaları çoktan kemâle erdirmemişse şaşarım aslında.

İyi de, başkanlık sistemi nedir derseniz, benim baktığım yerden 'çağdaş padişahlık'tır. ['Çağdaş' kelimesini bilerek kullandım; modernite yanlıları da kendilerinden bir şeyler bulsunlar diye.]

'Çağdaş padişahlık' aslında o kadar da kötü bir şey değil.. Vakti çoktan geldi de diyebiliriz.

Kürtlerimiz 'Ne mutlu T**küm diyene!' demekten bıktılar --en azından bunu kendi dillerinde söyleyebilmek istiyeceklerini kabul etmeliyiz. Daha da iyisi, yine kendi dillerinde 'Padişahım çok yaşa!' demek.. Lâf değil, geçmişle kopardıkları bağlarını yeniden kurmuş hissetmek var işin ucunda.

Bu defa Bitlis'ten değil de, Tunceli'den çıkacak, bence, yeniden birlik oluşumuza önayak olacak olan ve mesleği din adamlığı değil, hukukçu olacak. Ha, bir de --az kalsın unutuyordum--: Erkek değil, kadın olacak. Zaman değişti çünkü.

Bir de, tabii ki, yanıbaşımızda --ya da aşağımızda-- Irak ismiyle maruffakattekrar 'Üç Vilayet'liğe rücü etmek üzere olan bir bölge var. Ayrıldığımız tarihten beri çok da günyüzü görmediler --hele de son yıllarda--; dolayısı ile, orada da bir özlem var. Yoksa bile, yaratılabilir.

Bunun haricinde diğer dinamikler de var tabii. Kürtlerimizin haricinde diğer ahali de daha dindar (ve nasıl oluyorsa, daha özgürlükçü) bir hayatın arzusuyla yanıp tutuşuyor.

Daha önce bu konuda bazı hazırlıkların yapıldığını düşündürten şeyler olmakla beraber, bu özlemlere de artık daha kapsamlı bir cevap vermek gerekiyor.

Küresel bakmağı yeterince öğrenen ticaret erbabımıza Hilafet kurumunun canlandırılmasının ters --ya da zamansız-- geleceğini görebiliyorum.

O yüzden, o, yüzde otuz cıvarında bir iskonto ile, yeni ambalajında ve Meclis'in şahsında mündemiç bırakılacak, soran olursa Meclis işaret edilerek geçiştirilecek.

Süratle dünyaya açılacağız. Ekonomimiz hayli iyi olacak. Kısa zamanda 'gelişmiş ülkeler'in gelir seviyelerine erişeceğiz.

Bu yüzden, daha az gelişmiş (yani, fakir) ülkelerin husumetine (pardon, terörizmine) muhatap olacağız ama onlara yeni müslüman kimliğimizle yanaşıp teskin edici görevimizi bilhakkın yerine getireceğiz.

Bütün bu nurlu ufuklar senaryosu, orduevlerine başörtülülerin rahatça girip çıkacağı kehaneti olmaksızın eksik kalırdı. Eksik olmasın.

Evet, başta orduevleri olmak üzre, --eşitlik adına-- erkekler dahil, isteyen istediği yere başörtüsü ile girecek ve isterse çıkacak.

Eve sığmadıkları için Nasreddin Hoca'ya akıl danışıp evin içine ahırdakileri de alan, sonra da yaşadıkları artan sıkıntıyı Hoca'nın tavsiyesi üzerine tek tek ahıra geri gönderip rahatlayan ailenin macerası hiç aklımıza gelmeyecek, çünkü küçük bir lezzet farkı büyük mutluluklar demektir..

Yani, herşey tekrar o eski günlerde olduğu gibi.. güllük gülistanlık olacak..

Şimdii.. 'çağdaş padişah'ımızı kim mi seçecek?

Tabii ki halk.

Halka, hangi istikamette tercih kullanacağı konusunda, her türlü yardımı yapacak olan medyanın kıymetini bilen olmayacak belki; ama, o kadar kusur da kadı kızında bile olur.

Benim planlarımı soracak olursanız: Aruz veznini öğrenmeğe başlamanın vaktidir.

mâziden müstâkbele

mazinin müstakbel şehitleri  
biz, 
bu topraklarda sen 
doğasın diye duâ 
ettik; 
o gün giderken...  

Müzmin Anonim

Dindar ve anarşist..

Anarşizmin ne olduğunu pek bilmeyiz de, 'anarşist' dediğimiz zaman aklımıza toplumun huzurunu kaçırtanlar, soyguncular, katiller, şehir eşkiyâları gelir.

Bu ülkede bütün kötülükleri temsil eder hale gelişi 60'lı yıllarda başlar, 70'li yıllarda da zirvesine erer.. Bu yıllardır, at izi ile it izinin birbirine en fazla karıştığı yıllar.

Yok. Benim amacım o yılların siyasi dalgalanmalarını analiz etmek değil; ben, sadece 'anarşist' üzerinden Anarşizmin kelime anlamının rayından çıktığı dönemin bu olduğunu düşündüğümü söylemek istiyorum.

'Anarşizm'in asıl anlamı ise, kısaca, 'otorite-tanımazlık'tır diyebiliriz herhalde.

Bunu söyleyince, hemen 'otorite'den ne kasdettiğimizi de yazmam lazım.

Buradaki 'otorite' bilim dünyasındaki anlamıyla --konusunu çok iyi bilen, yani 'uzman' demek-- değil; kişiye ne yapması gerektiğini buyuran anlamındadır. Yani 'emreden'e, 'buyuran'a, 'amir'e 'otorite' diyoruz.

'Tanımazlık'ı da, 'kabul etmemek', veya 'reddetmek' hali olarak açıklayabiliriz.

Bu ikinci kelimenin de kabaca tanımı yaptıktan sonra, ikinci bir defa tercüme edecek olursak, 'bir emredenin, buyuranın, amirin varlığını kabul etmemek veya reddetmek'; daha doğrusu, kişinin kendi tercih ve davranışlarına başka herhangi birisinin ya da birşeyin müdahalesini reddetmek üzerine bina edilmiş bir fikir, bir felsefe olduğunu söylemek çok da yanlış olmayabilir.

Başka bir deyişle, 'teorik açıdan mümkün olan, son raddesine kadar özgürlük' talebidir Anarşizm.

Yine de, bu tanımın herkes tarafından eksiksiz addedileceğini iddia edecek değilim: Çünkü, doğası gereği, 'Anarşizm' dışarıdan dayatılan tanımlara da sıcak bakmaz; kişiden kişiye, gruptan gruba değişen türlü çeşitli tanım farklılıkları gösterebilir.

'Otorite'nin ne denli uzlaşmaya yatkın olduğuna bağlı olarak dozu değişebilse de, toplumun, zümrelerin, sınıfların ya da bireyin özgürlüğünü talep eden fikir veya felsefe akımlarının sadece düşüncede kalmasını beklemek çok da gerçekçi olmayabiliyor. Eninde sonunda 'otorite'nin arzuları ile özgürlük talepleri çatışmak zorunda.

Şimdi, geri dönüp, 60'lı, 70'li yıllarda üniversite gençliğinin taleplerine ve eylemlerine bakıyorum da, evet, 'Anarşizm'in kelime anlamına hiç de uzak değillerdi.

'Otorite'ye karşı geliyorlardı.

'Otorite' de onların gözünde, ilk adımda 'devlet', onun arkasında da NATO, ABD vs, ya da kısaca, emperyalizm ve onların yerelde faşizan yöntemler kullanan uzantıları idi.

Ve, kitleler adınaydı özgürlük talepleri.

'Buyuran' olduğunu düşündüklerine karşı, 'ezilen' olduğunu düşündükleri kitlelere arka çıkıyorlar, bu kitlelerin haklarına sahip çıkmaları için onları gayrete getirmeğe, uyandırmağa çalışıyorlardı.

'Ezilen' kitleler de işçi ve köylü idi.

Yani, halk.

Halkın çıkarlarını, özgürlüğünü savundukları için, bir anlamda --bugünkü jargonla bakacak olursak-- 'ulusalcı' oluyorlardı.

Baskıcı, tek-tipçi ve tekelci 'buyuran'lar, yani 'daha fazla özgürlük' taleplerine ayak sürüyenler, fiilen mani olmağa çalışanlar da, 'Faşizm'i temsil ediyordu.

Başka bir deyişle, Anarşizm, ideal demokrasiyi; Faşizm ise dünya üzerinde düşünülebilecek en çekilmez yönetimleri temsil ediyordu.

Öte yandan, çıkar paylaşımı sözkonusu olduğunda, en adil buldukları yöntem ya da sistem sosyalizm ya da onun bir numara büyüğü, yani komunizm idi.

Her ne kadar, hem sosyalizm (daha az olmakla beraber), hem de komunizm, kişinin emeklerinin sonucunu kişiye pek de danışmadan belli şekillerde kullanmak demek idiyse de, bahsettiğimiz dönemde bu çok da önemli bir mesele sayılmıyordu.

İlk ve önemli mesele, önce kitlelerin özgürlüğünü teslim etmek idi; toplum içinde bireyin özgürlüğü radarda yoktu; olsa olsa, inşallah, sonradan kendiliğinden sağlanacaktı.

Geniş halk kitlelerinin aklına kendi özgürlüklerini talep etmek gelmiyordu; dolayısı ile onların bunu istemek gerektiğinin farkına vardırılması (propoganda, tanıtım ve eğitim) gerekiyordu.

Fazla da vakit yoktu. Kısa zamanda olması gerekiyordu bunlar. Dolayısı ile, propoganda faaliyeti önemliydi ve etkili olması için de ses getiren yöntemler seçilmek zorundaydı.

Silahlı propoganda, yani 'otorite'nin kalelerine beklenmedik yer ve zamanlarda fiziksel ve fiili şiddet içeren saldırılarda bulunmak ve 'otorite'nin o kadar da güçlü olmadığını ahaliye göstermek.. Yani, ahaliyi, özgürlük taleplerini daha sesli şekillerde dile getirmek yolunda cesarete getirmek gayretleri...

Buraya kadar herşey --eksiği ile, artığı ile-- iyiydi, hoştu da, ahali, ambalajın içindeki hediyeye --komünizme-- bir türlü yeterince ısınamadı.

Bunun önemli bir sebebi de, hemen yanıbaşımızda, komünist olduğunu iddia eden, tarihten de ezeli rekabet ve düşmanlığımız olan Rusların kurduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ismindeki devletin varlığı ve mahiyeti idi.

Daha yanlış bir örnek, aransa da bulunamzdı... Hem tarihsel açıdan 'ezeli düşman', hem de din kurumuna bakışı açısından buradaki ahalinin inanç örgüsüne temelden ters..

Rusya'daki pratikte, ceberrut ve soyguncu Kilise'ye temelden karşı olmak akıllıca idi belki de, fakat buralarda İslam ağırlıklı bir kültür ve inanç coğrafyası vardı; ve, her ne kadar dinsel bazı cemaatler hayli tutucu olsalar da, İslam'ın kendisi Komünizm ile o denli farklı değildi. Yani, bir ittifak sağlanabilirdi.

Bu denenmedi bile.

Din kurumunu da oyuna katmak ve süreç içinde modernize etmek varken, din kurumuna topyekun cephe alındı.

Dahası da var: Topluma özgürlük talebiyle yola çıkıp, ekonomik ve siyasi model hedefine komünizmi koymak --onda da günün modelleri olan SSCB ve Cin Halk Cumhuriyeti pratiğini örnek almak demek-- aslında toplumun özgürlüğünü bir grup 'buyuran'dan alıp bir başka grup 'buyuran'a, Komünist Parti yönetimine teslim etmekti.

Bu iki temel sebeple olsa gerek, 70'li yılların Anarşizmi, hizmet etmek üzere yola çıkmış oldukları halk tarafından yeterince destek bulmadı.

Buna bir de 'buyuran'ların karşı propogandalarını eklersek, 70'li yılların Anarşizminin giderek artan çaresizlikler içinde sağda solda gerçekleştirdikleri silahlı propoganda eylemlerinin halk tarafından 'haydutluk', 'şehir eşkiyalığı' veya en azından 'toplumun huzurunu bozmak' olarak alıgılanır olmasına çok şaşırmamak gerekiyor.

Hem halk, hem de o yılların anarşistleri --karşılıklı olarak-- birbirlerinden hayal kırıklıklarına uğradılar. Kitleler ve 'kitlesel özgürlük talepleri'nde bulunmanın anlamsızlığına hükmedildi.

Sonuç?

'Olabildiğince ve alabildiğince özgürlük talebi' anlamına gelen 'Anarşizm', ve bu felsefeyi güdenlere verilen sıfat, 'anarşist', toplumun belleğine bir tür küfür kelimesi olarak kazındı.

Anarşizm veya anarşist kelimesi müspet anlamda kullanılamaz oldu.

Peki.

Peki de, bugün neredeyiz?

Anarşizm gerçekten hayatımızdan çıktı mı?

İşte bu soru ilginç bir sorudur bence..

Çünkü, Anarşizmin değil çıkması, hayatımıza daha da yerleştiğini; fakat şekil ve hedef değiştirdiğini düşünüyorum.

Artık kitlesel, sınıfsal, toplumsal --yani 'büyük hedefler' uğruna-- değil, bir bireysel Anarşizm dalgasından bahsedebileceğimizi düşünüyorum.

Bireyin özgürlüğü ön plana çıkıyor artık. Buna bir çeşit 'tüketici Anarşizmi' de diyebiliriz herhalde.

Sınırlarını Kapitalizmin çizmesine kimsenin pek de itiraz etmediği bir Anarşizm...

Bugünkü 'anti-devlet'çiliği, ya da anti-'devletçi'liği bu bağlamda anlayabiliyorum; çünkü, 'devlet' dediğimiz mekanizma --sadece düzenleyici olmağa çalışşa bile-- müdahil olmak zorundadır; müdahil olmak da, en azından yeri geldiğinde, 'buyuran' olmak anlamına gelir.

'Anti-devlet'çiliği, ya da anti-'devletçi'liği anlayabiliyorum; ama, ortada tüketici Anarşizminden farklı, yeni ve başka bir dalganın daha varlığını zikretmezsem bu ufuk turunun eksik olacağını düşünüyorum: İnanç özgürlüğü talepleri.

İnanç özgürlüğünü diğer özgürlüklerden ayrı tuttuğum için değil bu yeni dalgayı ilginç buluşum.. Bilakis, inanç özgürlüğü dalgasının nasıl sonuçlar vereceğini merak ediyorum.

Şundan dolayı:

İnanç özgürlüğü talepleri bağlamında yeniden revaç bulmağa başlayan dinler, 'yap/yapma' cinsinden son derece geniş bir kural külliyesi anlamına da gelir.

Başka bir deyişle, din kurumu da aslında bir hayli 'buyurgan'dır.

Böylesine 'buyurgan' olan bir yapı ile, 'olabildiğince ve alabildiğince özgürlük talebi' anlamına gelen 'Anarşizm', ve bu felsefenin bugünkü takipçileri, yani bireysel/tüketici 'anarşist'ler ne zaman çatışmağa başlayacaklar?

Yoksa, çatışma ihtimali yok mu?

Yani, hem dindar hem de anarşist olunabilir mi?