En büyük mantık bizim mantık..

"Allah var mıdır, yok mudur?" sorusunun kadim bir mesele olduğunu bilirdim de, bu meselenin --herhangi bir şüpheye veya itiraza mahal bırakmayacak kadar-- sağlam bir cevabının verildiğini bilmezdim. Meğer öyle değilmiş.. Mesele, yıllaar ve yıllar önce, daha çocuk yaştaki birisi tarafından kemalen halledilmişmiş.. Keşke daha önce birisi bana bunu söyleseydi de, kendi gayretlerimle bulmak zorunda kalmasaydım.. Şimdi.. gençliğime yanmadım desem yalan olur.. keşke benim de sorularıma cevaplar veren bilginler, din alimleri olsaydı o zamanlar.. Fakat, neyse ki, şimdiki gençler çok şanslı.

Nasıl mı?

Şöyle:

Bugün gazetesinde Ali İhsan Er isimli bir bilgin var; bu sayın alim 03 Temmuz 2009 tarihli mübarek bir Cuma günkü Ebu Hanife Hazretleri, Allah’ın varlığını nasıl ispatladı? başlıklı yazısında (aşağıda) meselenin nasıl da şakkadanak halledildiğini nakletmiş bizlere:

İmam-ı Azam Ebu Hanife daha küçük bir çocukken, yaşadığı Bağdat şehrine inançsız bir adam gelmişti. Adam kendine çok güveniyordu. "Kim bana Allah’ın varlığını ispat edebilir?" diye sordu.

Oradakiler İmam-ı Azam’ı gösterdiler.

İnançsız adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzdü küçük bilgini ve dedi ki; "Hadi bakalım ispatlasın da görelim." 

Büyük bir meraklı kitlesi toplanmıştı etrafında.  Bu sırada İmam-ı Azam, "benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce" diyerek ayrıldı. İmam-ı Azam uzun bir süre gelmedi. Ama herkes bu işin içinde bir gariplik olduğunu da seziyordu. Çünkü İmam-ı Azam dosdoğru bir insandır. Yalan söylemez ve sözünde durur. Gelmeyecekse mutlaka söyler, ya da haber gönderir, diye düşündüler. Böylece bir hayli zaman geçtikten sonra çıkıp geldi küçük bilgin. İnançsız adam İmam-ı Azam’a sordu, "Nerede kaldın? Yoksa Allah’ın varlığını ispatlayamam diye mi korktun?" İmam-ı Azam gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap verdi, "Hayır, böyle bir korkum yok. Çünkü Allah’ın varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıda. Biliyorsunuz, Bağdat’ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir sel ve fırtına çıktı. Tekrar dönmek için ne bir sandal, ne bir köprü kaldı." İnançsız adam sordu, "Peki, şimdi nasıl geçip geldin?"

İmam-ı Azam cevap verdi: "İşte ben de onu anlatacağım. Geldim kıyıya, birde baktım ki, kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atladı ırmağın içine. Üst üste atlayan taşlardan köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havada uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtaları ayaklara tutturdular. O sırada kıyıdaki toprak ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı. Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Ben de üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim."

Herkes şaşkınlıkla bu sözleri dinlerken, inançsız adam dedi ki: "Karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçma ile uğraşacak vaktim yok benim. Bu çocuk koskoca bir köprünün kendi kendine oluştuğunu anlatıyor. Hiç yapan, çalışan olmadan köprü oluşur mu?" 

Bunun üzerine İmam-ı Azam, adama bakmış ve şöyle konuşmuş:"Peki, bir köprü mü daha sanatlı ve büyüktür, yoksa dünya mı?"

İnançsız adam: "Elbette dünya çok daha büyük ve sanatlıdır."

İmam-ı Azam: "Öyle ise dünyaya göre çok daha küçük ve sanatsız olan bir köprünün kendi kendine olamayacağını söylüyorsun da, bu muhteşem dünyanın nasıl kendi kendine oluştuğunu söyleyebiliyorsun? Köprüyü bir yapan vardır, ustasız olmaz, diyorsun. Peki, bu dünyayı yaratan, yapan birisi olması gerekmez mi?"
Gördünüz mü?

Bu kadar basitmiş işte.. 

Miniminnacık bir köprünün dahi kendiliğinden ortaya çıkamayacağını kabul ettirdiğiniz anda, Allahın varlığını da kabul ettirmiş oluyorsunuz.. Tam o noktada, benim de aklıma "Yaw, iyi de, acaba şu anda ne işle meşguldur?" sorusu takılmıştı ki, aynı yazının yorumlar kısmında Ali Gonca isimli bir başka bilgin vatandaşın buna derhal açıklık getirmiş olduğunu sevinçle müşahade ettim: (yazım hatalarını düzelterek aktarıyorum)
Sn Ali İhsan Er, Ebu Hanife kıssanıza kısa bir eklenti yapmak istiyorum, izin verirseniz. O olaydan sonra adam sorar: "Peki, senin Rabbin şu anda ne yapıyor?" Cevap şöyle verilir... Adam yüksek bir yerde oturmaktadır. Ona, "İn ordan da söyleyeyim" der İmam. 

Adam iner; İmam çıkar ve der ki: "Benım Rabbim senin gibi akılsızı indirip, benim gibi çocuğu yukarı çıkarır ve konuşturur. İşte, şu anda yaptığı iş bu."

Adam da mahcup olur ve İslamiyetle müşerref olur. 

İşte böyle..

Bundan aşağı yukarı 1300 sene önce, daha Ebu Hanife olarak tanınmadan önce, henüz çocukken konuyu bir çırpıda halletmiş. Adamın akılsızlığını ispatladığı yetmemiş gibi adamın Müslüman olmasını da sağlamış..

Yani, bu kadar olur.

Şimdi.. "olmadı, onun yaptığı 'bul karoyu al paroyu' bir cinsinden el çabukluğudur; bu ispat filan sayılmaz" diyebilecek münafıkları duyar gibi oluyorum; ama umurumda bile değil. El-Numan bin Sabit bin El-Numan Zuta (Ebu Hanife) bizimdir ve onun hilesi dahi mübarektir. Şimdi, aranızdan başka münafıklar çıkıp, bana, "Peki, senin Rabbin şu anda ne yapıyor?" sorarsa, onlara vereceğim cevap çok basittir: "Benim Rabbim, şu anda bu blog yazısını bana yazdırıyor. Yazıda hata filan görürseniz, sorumlusu ben değilim" derim ve sus-pus olurlar.