Ruhunda hasret.. kalbinde mezar..

'Her şarkının bir hikayesi var' derler... Tabii ki, bu sadece şarkılar için geçerli değil. Türkülerin de var, hem de daha çok...

Bilmeksizin dinlemenin tadı yok diyemem, bu topraklarda bu toprağın insanının damak tadıyla yoğrulmuş, zamanın imbiğinden süzülmüş anonimliğe ermişler.. Tad almamak mümkün degil.

Ama, bazıları var ki, hikayesini öğrenince insan daha bir seviyor; artık sadece muziğin âhengi ya da sözlerle değil, onu yaşayanlarla beraber içinizde bir şeyler rezonansa gelir, birlikte titrer..

Aşağıda tam metnini alıntıladığım hayatlar hikayesi de bunlardan birine örnek.. Yakın sayilabilecek bir zamana da ait üstelik.

Metnin nasıl bana ulaştığını şimdi hatırlamıyorum, ama, otantik olduğuna şüphem yok. Değişiklik yapmadım, sadece bir iki yerde --gözüme çarpan-- yazım yanlışlarını düzelttim.

14 Aralık 2002 tarihinde Seyitgazi'deki evinde türkünün kahramanı Mustafa TUNA [MT] ile {DSP Eskişehir Milletvekili} Necati ALBAY'la [NA] beraber yaptığım söyleşi...

Mustafa TUNA, astım hastası.. Zor nefes alıyor, arada bir yanındaki astım ilacı aletinden nefes çekiyordu. Zaman zaman konuşurken zorlandı.

Mustafa bey, yıl 1944... Komşu kızına tutuluyorsunuz. Babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?

[MT]Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam 'Ben soyuma Rum kanı katmam’ diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık.

Nasıl ve kiminle kaçırdınız?

[MT] Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit’in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Herşey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit’i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama, bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba.

Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?

[MT] Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Kızıltepe Ormanı. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık.

Alıp götürdüler sizi...

[MT] Götürdüler, tevkif ettiler.. 27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. 'Hayrola n’apıyorsun orada?’ diye sordu. Ben de ellerimi üstüste çaprazlayıp, 'tevkif edildim' dedim. Gardiyanı gönderdi 'yaz, "tahliyemi istiyorum" de’ dedi. Yazdım, imzaladım. 'Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar’ dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir'e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler.

Suç kız kaçırma tabii ki?

[MT] Evet evet. 431’e 62 inci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam, RAZİYE’yi de getirdiler.

Babanız araya girdi yani?

[MT] Evet, babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. 'Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü, beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa’ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.’ Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: 'Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil' dedi. Ben de 'Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır' dedim. Beraatimi ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler, bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkum edildim. Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek Karakulak diye biri var Seyitgazi'de... Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben, ilk 27 gün yatıp çıktığımda, peşime adam takıyor... Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz lirayla, gidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak’ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı, gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki, bir senelik tevkifatımda onun parmağı var. Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944, tek parti dönemi... Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim, fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi, temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor, bakıyorum temyiz isteğim yok... Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih-numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim, yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı, müfettiş geldi. Haklı çıktım ama, bir sene yattım.

Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?

[MT] Ben Seyitgazi'deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir’in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor. Hapishanede berber Gazi vardı, idamlık. Seyitgazi'den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. "Leylalar" diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini, bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.

Yani görüşmediniz...

[MT] Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948'de terk-i diyar eyleyip, Ankara’ya gittim. Orada iş bulup çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, taşeronluk yaptım.

Eşiniz Hikmet Hanımla nasıl tanıştınız?

[MT] Benim çalıştığım insanların akrabası idi. Her zaman görüyordum. Kısmetmiş, istettim evlendik.

Şimdi şunu öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır Türküsü' bu anlattığınız yaşam öykünüzün yansıması mı? Yani size ait değil mi?

[MT] Bestesi de güftesi de bana ait.

Başka türkü yaktınız mı?

[MT] Şiirlerim çok, ama başka türküm yok.

Bu türkü çok tutuldu. Herkes kendinden bir parça buluyor bu türküde... Öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ ne demek sizce?

[MT] Yani hatıra yazdırıyor demek.

Kaşları kara mıydı?

[MT] Karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım ... (Burada Mustafa Tuna’nın gözleri doluyor... Ağlamaklı oluyor)

'Bu aşk beni diyar diyar gezdirir’...

[MT] Gezdirdi, uzun yıllar gurbette yaşadım. Yirmi iki yıl Seyitgazi'ye hiç gelmedim...

'Lokman hekim gelse, yarem azdırır’...

[MT] Çare yok yani...

Çare yok 'Yaremi sarmaya yar kendi gelsin’

[MT] Çok sözleri var türkünün ... Ama unutmuşum.

'Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Sevdiğimin hayali karşımda durur. ’ ne demek?

[MT] Atlar ormana girdi ya... Onu kastediyorum.

'Kızıltepe ardıçları sallanır, Birgün evvel atlarımız nallanır’. Bir gün evvel Raşit atları nallatıp, arabayı hazırlamış yani... Öyle mi?

[MT] Evet evet... Kızıltepe ormanı da Eskişehir yolu üzerindeki orman...

Sonra Hikmet Hanımla evlendiniz. Siz mutlu oldunuz, karşı tarafın durumu n’oldu?

[MT] O çok üzgün öldü canım...

Yakında mı öldü?

[MT] 1989’ın 21 Temmuz’unda öldü. Benim yirmiyedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı; ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terkettim.

Ne zaman terkettiniz; kaç yıl sonra döndünüz Seyitgazi'ye?

[MT] 1948 yılında terkettim; 1975 yılında döndüm. Çocukların çoğu gurbette doğdu.

[NA]- Babasıyla küs iken arada bir 'Köylü Gazetesi’ gönderirdi Seyitgazi'ye. Beni de aralarına alırlardı, babası Ahmet Amca bana okuturdu gazeteyi. Mustafa Abinin haberini öyle alırdık.

Mustafa Bey, türkü yakanların duygusallığı fazladır. Hayatını o türküye bağlar, etkisinden kurtulamaz. Ama siz bunları aşmış, mutlu bir evlilik yapmışsınız. Meslek edinmişsiniz. Yetişkin çocuklarınız var. Yaşamda başarılısınız. Ama burada benim öğrenmek istediğim şey şu; kızı başkasına zoraki vermeleri, babanızın da itirazı mı sizi etkiledi? Olayın nedeni bu mu yani?

[MT] Evet.

Kız ile sonra hiç karşılaştınız mı?

[MT] Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor.

Mustafa Bey, peki bu türkü burada, Seyitgazi'de doğmuş, Zonguldak’a nasıl maledilmiş?

[MT] Vallahi bilmiyorum ki...

[NA]- Ağabey benim hatırımda kalan şu; ben sana hatırlatayım da sen ne dersen de... Bu türküyü sen Zonguldak'ta çalışırken, hani orada bir yerde çalışmışsın ya!

[MT] Bartın'da ...

[NA]- Hah!. Oralarda çalışırken, Zonguldak türküsü diye verdin. Buraya maledilmesin, aileler üzülmesin diye. Benim hatırladığım, 1975’te sen buraya döndüğünde seninle konuştuk. O zaman sen bana böyle anlattın.

[MT] Bu hastalık bende unutkanlık yaptı. Birçok şeyi hatırlayamıyorum. Türkünün çok sözünü de unuttum. Hatıra defterim vardı. Onu da yaktım.

[NA]- Şimdi işi yerine oturtmak gerek. Bu türkü Seyitgazili iki gencin yaşadığı olay üstüne yakılmış. Olayın taze olması nedeniyle kimi ayrıntılar gizlenmiş. Ama artık olan olmuş, ölen ölmüş... Gerçek neyse ortaya çıksın. Türkü de doğduğu yere maledilsin.

[MT] Elli altmış sene geçti aradan. Ben yazdığım şeyleri hatırlamıyorum

Bartın’da ne iş yaptınız?

[MT] Tapu Kadastro’da çalışıyordum. Geçici görevle gittim. 1950’li yıllar olsa gerek.

Mustafa Bey, bu bir fikri ürün. Araba üretmek, tarlada bir şey yetiştirmek gibi... Fikir üretimi... Size ait olan bu ürünü başkaları sahiplenmiş. Hem de siz sebep olmuşsunuz. Allah gecinden versin size bir şey olsa, bina mal-mülk geçer gider. Ama bunlar kalıcıdır. Bunlarla anılırsınız.

[MT] İşte bilmiyorum gayri... Benim adıma bir şey kaydettirmedim. Kimse üzülsün istemedim

(Necati Albay elindeki dizeleri okuyor. )

Minareye çıkıp bize baktılar, Arkamıza candarmayı taktılar, Arabada sarılıp da yattılar, Ölüm ver Allahım, ayrılık verme.

[MT] Necati Bey daha iyi biliyor. Halka malolmuş. Ben unutuldum artık, halkın oldu türkü.

Necati Bey, siz bir ay öncesine, yani 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar DSP Eskişehir Milletvekili idiniz. Benim de çok eski bir arkadaşımsınız. Bana da bu türküyü araştırmam için yardımcı oldunuz. Anlaşılıyor ki, 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır’ türküsü, doğduğu yere mal edilmemiş. TRT kayıtlarında Zonguldak görünüyor. Oysa olay burada, Seyitgazi'de geçmiş. Sizin de çocukluk anılarınızda yeri var. Bana bu türkünün bu bölgeye ve Mustafa Bey’e ait olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz?

[NA]- Şimdi Yaşar’cığım, Mustafa Abim, benim çok sevdiğim birlikte olduğum, beraber gün geçirdiğim bir kişi. Mustafa Abi yetişme çağında, Seyitgazi'yi terketti gitti. Nedeni bir kız kaçırma olayıdır. Mustafa Abi’nin babası ile de yakınlığım vardı. Zaman zaman bir araya geldiğimizde, 'Ah oğlum, benim bir oğlum var, şimdi buralarda değil’ der iç geçirirdi.

Bu olaya müdahalesinden ötürü üzüntü duyar mıydı?

[NA]- Duymaz mıydı? Ben gerçekten Mustafa Abi’yi çok merak ederdim. Onu tanımamıştım. Ama Ahmet Amca’nın anlatımından biliyordum. Nerede olduğunu bilmezdim. Ama zaman zaman ondan 'Köylü Gazetesi' gelirdi. Kahvede oturan ihtiyarlara gazeteyi okurdum. Yani benim bu aileyle böyle bir yakınlığım vardı. Bu Köylü Gazetesi, Ahmet Amca ile oğlu arasında ve bizler arasında bir iletişim aracıydı. Sonra aradan yıllar geçti, sanıyorum 70’li yıllardı. Mustafa Abi emekli oldu. Seyitgazi'ye geldi. Tanıştık. Bu şimdi içinde bulunduğumuz evleri yaptırdı. Buraya yerleşti. Dostluk öyle başladı.

Bu türkünün ona ait olduğu konusu...

[NA]- Bu türkünün ona ait olduğunu bilmeyen yoktur Seyitgazi'de... Türkünün sözlerinde geçen yerler de Seyitgazi'nin yer adlarıdır. Örneğin Kızıltepe, Eskişehir’den Seyitgazi'ye gelirken yol üstünde gördüğümüz tomruk yığılı tepenin adıdır. Ve de ardıçlar vardır. 'Ardıçlık’ denir. Bu da geçiyor türküde. Kızıltepe’nin altında deve yolu vardır. 'Develerin gümbürtüsü’ diye geçiyor. Eskiden deve kervanları bu yoldan geçerdi. Boyunlarında çanlar vardı. 'Develerin gümbürtüsü, başıma vurur’ lafı da budur. Yani 'Derelerin gümbürtüsü’ değil... ’Develerin gümbürtüsü’ dür o. Ve bu da Kızıltepe’nin yanından geçen deve yoludur. Kahramanları belli olan 'Karadır Kaşların’ türküsü Seyitgazi'de yaratılmış bir türküdür. Ama Mustafa Abi bunu kimseye zarar vermemek için geçici olarak çalıştığı Zonguldak’a maletmiştir. Çünkü aileler rencide olsun istemiyordu. Kız evlenmişti. Çocukları vardı. Böylece türkü oradan halka maloldu. Her Seyitgazili bu türkünün olayını bilirdi. Vaktiyle bu türkü radyodan çalınırken, Seyitgazililer olaya duydukları saygıdan ötürü radyolarını kapatırlardı. Yani sözün kısası bu türkü sazıyla, sözüyle Seyitgazilidir. Mustafa Abi’nin yaşam öyküsüdür.

Peki Mustafa Bey sizin eğitiminiz neydi?

[MT] Burada Seyitgazi'de o zaman ortaokul yoktu. İlkokulu burada bitirdim, Kalecik'te ortaokul diploması aldım. Tapu Kadastro’ya girdim. Orada tekamül kurslarına devam ettim. Kademe kademe ilerleyip, tapu müdürlüğünden emekli oldum. 1921 doğumluyum.

Mustafa Bey sizi bu hasta halinizde epeyce yorduk. Çok teşekkür ederim. Ama önemli bir saptama yaptığımıza inanıyorum. Eğer izin verirseniz, türkünün kimliğinin değişmesi için gerekli girişimleri yapacağım. MESAM ve TRT’ye bu anlattıklarınızı aktaracağım. Türk Halk Müziğimizin önemli ürünlerinden biri olan Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün’nün asıl kaynağına, yani Seyitgazi'ye ve şahsınıza kaydedilmesi için çaba göstereceğim.

[MT] Kimseye zarar gelsin istemiyorum. Hatta, kızın adı hiç geçmese iyi olur. Gerisi size kalmış, n'aparsanız yapın.

Türkünün sözleri:
Karadır kaşların fermân yazdırır, Bu aşk beni diyar diyâr gezdirir, Lokman Hekim gelse, yaram azdırır, Yaramı sarmaya yâr kendi gelsin. Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur. Dolana dolana geldim bacana, Çay mı demlersin Kadir kocana, Danıştın mı geldin Elif Hocana? Ölüm ver Allahım, ayrılık verme Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur. Karadır kaşların benzer kömüre, Yârdan ayrılması zarar ömüre, Kollarımdan bağlasalar demire, Kırarım demiri, giderim yâre. Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur. Uzaklara gittim, gelirim diye, Tabancamı aldım vururum diye, Hiç aklıma gelmez ölürüm diye, Ölüm ver Allah'ım ayrılık verme. Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur. Minâreye çıkıp bize baktılar, Peşimize kolcu, asker taktılar, Araba sarıldı, mermi yaktılar, Ölüm ver Allahım, ayrılık verme. Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur. Üç güzel oturmuş karaya bakmaz, İnsan sevdiğini dilden bırakmaz, Hey Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz, Gönül defterinden sildin mi beni. Ormanlardan aşağı aşar geçerim, Nazlı yâri kaybettim ağlar gezerim Ormanların gümbürtüsü, başıma vurur, Nazlı yârin hayâli karşımda durur.

Komazsan CD

Teknoloji sayesinde, icerik dagitimi icin --eski devirlerin aksine--, buyuk yatirim ya da masraflarin yapilmasi gereksiz hale geldi. Icerik veya bilgi sozkonusu oldugunda, yayim ve/veya dagitim artik anlamli bir maliyet tasimiyor...

Isteyen, ve nasil yapacagini bilen herhangi birisi cok amatorce butcelerle istedigi kadar cok sayidaki seyi bir yerden baska bir yere kolayca aktarabilir, baskalari ile paylasabilir bir seviyeye eristi. Boylece bilgi artik ozgurlugune kavustu diyebiliriz.

Yok, diyemiyoruz.

Yani, henuz diyemiyoruz.

Cunku, ortada gecmisin tortulari var ve yeni durumu anlamakta, kabullenmekte zorlaniyorlar; islerine de gelmiyor cogu zaman...

Kabullenmek ne kelime; alel acele, yalap-sap cikartilmis kanunlarla statukolarinin devamini saglamaga calisiyorlar.. Vaktiyle, cahil ahaliyi cadi avi pesinde kosturup, 'yakalanan' insanlarin yakildigi gunlerden beri ilk defa simdi, benzer sekilde realiteden uzak kanun ve mevzuat kullanilarak, suc isnadi yapilabiliyor..

Dagitiminin kelimenin butun pratik anlamlari ile bilabedel (bedelsiz) oldugu bir seyleri, birileri hala daha sanki eski sistem devam ediyormus gibi kendi teklellerinde tutmak ve hala daha bu 'hizmet'e karsilik eski bedelleri odetmek istiyorlar..

Gayr-i maddi yaraticilik urunlerinin telif haklari on yillarca devam etsin isteniyor ve, halen gecerli mevzuata gore de, ediyor.

Boyle birkac urunun telif haklarindan dogan gelir, ilgili (ozel ya da tuzel) kisinin butun hayati boyunca yeterli gelir eldetmesine imkan taniyabiliyor. Baska bir deyisle, birkac 'eser' ile kendini emekli edebiliyor.

Halbuki, bir isci ya da bir ciftci ya da baska herhangi bir meslek sahibi, ancak butun hayati boyunca calistiktan sonra --o da belki-- emekli olabilirken; yani, artik calismaksizin, gecmisteki emeklerinin getirisi ile gecinebilirken, baska birilerine biz bu imtiyazi birkac saatlik emek karsilginda bah$etmek zorunda kaliyoruz..

Bu adaletsizliktir.

Herhangi birinin birkac saatte peydahladigi bir urune karsilik butun omrunu garanti altina almasi, diger buyuk cogunlugun da bu bedeli odemege mecbur edilmesi adaletsizliktir.

Muzik (sanat?) dunyasini ele alir ve yayinevi/produksiyon sirketlerinin iddialarina kulak verirsek, bu sektorden ekmek yiyen insanlarin da emeklerinin karsiligini vermemiz gerekir.

Dogrudur, karsiligini verelim.

Ama, neyin karsiligini?

Bu sektordekiler ne gibi bir katma deger getiriyorlar artik?

Ilgili eserin ortaya cikmasi icin yaptiklari yatirimin mi?

Hayir, artik o tur bir yatirima gerek yok. Cok basit bir kac ekipmanla (cogu zaman birkac bilgisayar ile) bu isler kolayca yapilabiliyor artik.

Ilgili eserin tuketiciye ulastirilmasi icin yaptiklari yatirimi mi?

Buna da hayir. Cunku, yine teknolojik altyapi sayesinde, bu 'hizmet'in yerine getirilmesi icin ciddi bir yatirima gerek kalmamistir. Yanlis yapilmis ya da hic yapilmamis bir yatirimin bedelini butun toplumun odemesini kimsenin bekleMEmesi gerekir.

Kisacasi, sanat (?) sektorundeki bunca araci artik gereksizlesmistir.

Hatira binaen son bir kac senedir varliklarina izin verdik, hosgorduk ya da tahammul ettik, fakat, tipki baska verimsiz sektor ya da isletmelerde oldugu gibi bunlarin da ozellesmesi (tasfiyesi?) gerekiyor.

Ozellesmekten kasit da, bu dagitim isini ozel kisilerin amatorce yapmalaridir. Koskoca sektorlere gerek kalmamistir, 'hizmet' devam edecektir fakat bu hantal ve devasa sirket ya da sektorlerle degil.

Buraya kadarini anladik da ortada kanunlar var denildigini duyar gibiyim..

Dogrudur. Telif Haklari filan ismiyle bir kac kanun var.

Fakat, hepimiz cok iyi biliyoruz ki, kanunlar tanrisal buyruklar filan degil; gunun ihtiyaclarindan kaynaklanarak yapilmis duzenleyici hukumlerdirler.

Kanunlarin realiteyi temsil edemedikleri, realitenin gerisinde kaldiklari cok donemler olmustur. Boyle durumlarda, realitenin degil, kanunun degismesi sozkonusu olur. Telif Kaklari kanunu da bu kapsamdadir.

Bir baskasina ait herhani bir seyi alirsaniz o kisinin bir seyini eksiltirsiniz ve sizin bu yaptiginiz gasp ya da hirsizlik sayilir.

Ammaa, aldiginiz bu sey karsiliginda, ona 'sahip' olan kisinin herhangi bir seyi eksilmemis ise, bunun gasp ya da hirsizlik olmasi mumkun degildir.

Eger mumkundur diyorsaniz, mirildandiginiz her sarki ya da turku, aradabir akliniza gelen guzel bir siir, ya da lafin arasinda soylediginiz bir atasozu de sizin gaspci veya hirsiz olmanizi gerektirir...

Eger buna gasp/hirsizlik diyorsak, o zaman baska bir suru sey daha ayni kapsama girer:

Teknoloji sayesinde, artik herkesin elinde kamera ya da ses kayit cihazlari var. Yolda yururken, veya alisverise gittginiz dukkanlarda sizin resminizi ceken, ya da sesinizi kaydeden sayisiz cihaz var. Bunlar da size (bize) ait olan goruntuleri, sesleri kaydediyor..

Bu da gasp/hirsizlik midir?

Eger cevap evet ise, once bu tur ve cok daha genis bir kitlenin magduriyetinin giderilmesi gerekir. Nasil yapacaklarsa..

Yok, 'hayir degildir' ise, kopyalanmasi sonucunda kaynaginda bir seylerin eksilmesine yol acmayan baska seylerin de gasp/hirsizlik sayilamamasi gerekir.

Biri oyledir, digeri ise oyle degildir diyerek aralarinda sanki bir fark varmis gibi davranmak ahlaki olmadigi gibi, devri gecmis bir anlayis ile yazilmis bir kanun marifetiyle suclular yaratmak ve ustune ustluk bu suclulari devletin kolluk kuvvetleri ile derdest etmek yanlistir; birilerine gayr-i ahlaki imtiyazlar vermektir.

Herhangi bir imtiyazin birilerine verilebilmesi icin, ahlaki olmasi gerekir; yani, nihai getirisinin toplum icin pozitif olmasi zorunludur.

Boyle olmayan imtiyazlari herhangi birisine --kanunla ya da baska yollarla-- devletin verme yetkisi yoktur, olamamalidir.

Yaraticilik ve emek icin bedel odenmelidir. Buna kimsenin itirazi yoktur; ama, kartel ya da tekel anlamina gelecek imtiyazlarin talep edilmesi ya da verilmesi kabul edilebilir degil.

Bir kac saatlik (ya da aylik) calisma sonucunda ortaya cikmis bir esere butun toplumun sittin sene ('sittiyn' arapca 60 demektir) bedel odemesini beklemek, bunu kabul etmek hamhayaldir.

----

Bir buyuk hat ustadimiz icin anlatilan bir anekdot vardir:

Bir gun, ustad, Bogazi karsidan karsiya kayikla gectiginde, inince yaninda hic para olmadigini farkeder. Kayickinin ucretini odeyemeyecektir. Kan ter icindeki kayikciyakarsi hic hos bir durum degil.

Mahcup bir sekilde, kayikciya durumu anlatirken kizan ve kizmakta hakli olan kayickiya, cebinden cikardigi bir kagit parcasinin uzerine bir seyler yazar ve uzatir: Bunu sahaflara gotur ve sat, der.

Kayicki, kendisiyle dalga gecildigini dusunse de, kacmaga tesebbus ihtimaline karsilik etraftaki kayickilara teslim eder ve caresizce Sahaflar Carsisina yollanir. Giderken de sesli sessiz kufur, hakaret ettigini eklememize gerek yok.

Bir muddet sonra, ayni kayikci kosarak gelir. Saskindir. O kagit parcasina Sahaflarda 10 altin lira verilmistir..

O basit kagit parcasi icin esnaf neredeyse birbirini cignemistir. Uzerinde Sultan'in tugrasi olan cil cil altinlardan 10 tanesini odemek ne kelime!..

Diyecegim o ki, sanati takdir etmeyen bir maziden gelmiyoruz, imkanlarimiz oldugunca sanati da sanatkari da hep takdir ettik; ama,

'Telif haklari' adi altinda dayatilan sey bize her bakimdan yabanci.

Orjinal esere degil, o eserlerin bir sekilde tekel altina alinip artik zahmetsizce uretilen kopyalarina yuksek bedeller bedel odememizin dayatilmasini hakli bulmak mumkun degil.